hikintus-blog
hikintus-blog
Yelpazesi geniş mecmua.
41 posts
Bir grup hayalperestin not defterlerinden dökülenler. www.hikintus.com
Don't wanna be here? Send us removal request.
hikintus-blog · 8 years ago
Text
Asseron Ülkesi/Distopik Öykü - Yusuf Can Şengül
Uyandığımda havalandırmadan süzülen ışığı gördüm. Havalandırmadan gelen ışık 21 numaralı siloda yalnız benim yatağımın üzerine damlar. Bu durum yıllardır bana umut kaynağı oldu. Güneşin kırıntılarıyla kendime büyük bir umut inşa etmişimdir. Silolarda umut edebileceğin çok şey olmaz.
Bu sabah ilk defa sirensiz uyandık. Siloda ilk yataktan kalkıp formasını giyen bendim. Uyandığımda alıştığım kokudan çok farklı bir koku burnumun direğini kırmıştı. Herkes birer birer kalktı. Siren çalmışsa ve uyanmamışsak bunun cezası büyüktür. Sireni hepimizin duymamış olması çok saçma bir fikirdi. Ölüm uykusuna bile yatsanız Tanrı’nın sesinden önce sireni mutlaka duyardınız.
16 yıldır siloda yaşıyorum yani doğduğumdan beri. Her zaman siloda anılar anlatılır, bize bırakılan zamanların en güzel yanı da budur. Herkes geçmişi o kadar objektif anlatır ki acaba abartı mı diye düşünmezsiniz. Siren çalmayınca tüm silo mimiksiz bir şekilde anılarını anlatmaya başladı. Ama daha önce siren çalmayan bir günün hikayesini dinlememiştim. Belki de bir ilkti bu. Silonun en yaşlısı uyanınca meraktan yanına gittim. Üzerimde beni rahatsız eden bir halsizlik vardı. Ona soracağım şeylerden bir tanesi koku ve yorgunluk hissiydi. Rougar, yatağından herkesin duyacağı şekilde büyük bir panikle 2019 yılında yaşadığı olayı anlattı: ” Bu, bu gaz kokusu! Çok iyi hatırlıyorum dün gibi.. 22 yaşımdaydım, sirensiz uyandığım ilk gündü. Öğlen anons yapıldı. Nüfusu azaltmak için aramızdan işe yaramayanların hepsini öldürdüler. Bizi öldürecekler! Öldürecekler beni! 70 yaşındaki adamı kim ne yapsın! ”  Öğlene kadar Rougar yatağında ağlamaya devam etti. Siloda yaşamak ölmekten iyi olmamalıydı bence. Aniden kapı açıldı, içerisi silokoplarla doldu. Uzunca bir bildiri okuyup tüm genç erkekleri topladılar. Silodan tekli sırayla çıkarıldık. Asseron Sarayı’nın büyük avlusuna götürüldük. Silo havalandırmasından gelen havadan çok farklı olmasa da ilk defa tenime suni olmayan bir rüzgar değiyordu. Güneş ise silo ve fabrika ışıklandırmasından daha güzeldi. Radyodan duyduğum Asseron ağzından farklı konuşan devlet başkanı Trauman Skelsprig’i ilk defa görmek beni çok ürküttü. Angajmanlar dışında kıtanın kaynaklarını kullanmamız üzerine Monakosiak, Asseron topraklarını işgal etmeye başlamıştı. Trauman, doğduğumuzdan beri asker-işçi olarak yetiştirildiğimiz için 442 bin işçiyi orduya sevk etmişti. Yaşadığım şokun üzerine bunları hatırlıyorum. Uzun zamanlar oldu ayrılalı oradan. Tabi o zamanlar aklıma düşen sorular çoğalmış beni tamamen sorgulamaya itmişti. Monakosiak halkı silolarda yaşıyor muydu acaba? Askerliğin en iyi kısmı ise artık silolarda yaşamayacaktık. Savaşı kazandıktan sonra benden elde edilen çocuklar asker olamadıklarında silolarda yaşayacaklardı ama. Monakosiak ordusu sivillere saldırmıyordu. Asseron Sarayı iki haftadır drone saldırısı altındaydı. Monakların hedefi Trauman’dı. Biz ise silo hayatlarımızı ve O’nu korumak için ilk defa toprak üzerine çıkarılmıştık. İşçi askerlerin çoğu öldü. Bombardımanda yaralanan ranza arkadaşım Aleneth revirde tabancasıyla kendini vurdu. Toprağın üzerine savaş yüzünden çıkmak ve hala yaşıyor olmak, arkadaşımı kaybetmiş olmama rağmen beni mutlu ediyordu. Artık silah, beynime sinirlerle bağlanmış gibiydi. Yer altındaki siren sesi patlama sesinden daha kötü geliyordu artık çünkü silahtan çıkan sesi ben çıkartıyordum. 8 ayda Asseron çok büyük zaiyatlar verdi. Sadece 10 bin asker kaldı. Binlercesi intihar etti. Trauman’ı bir haftadır duymuyorduk. Bu olay üstüne ordudaki emir komuta kademesinin bozulması da bizi çok fazla şüphelendiriyordu. Tüm bu şüphe uyandıran şeylerin üzerine tamamen eskiden taşımaktan gurur duymaya zorunlu olduğum kimliğe yabancılaşmıştım. Beni içten içe çürüten sorgulama ve insan olduğumun farkına vardığım evre her şeyin cevabını veriyordu aslında. Bu topraklarda cevap almak ne kadar zor ise soru sormak ise bir o kadar imkansızdı. 3 günlük ateşkes ilan edilmişti. Sabah General Goms savaşın bittiğini, sivillerin ve askerlerin Monakosiak’a işçi olarak gönderileceğini radyodan anons etmişti. 
Devamını okumak istersen...
0 notes
hikintus-blog · 8 years ago
Text
Hepimiz Bir Pankart Taşıyoruz - Meltem Sultan Döner
Konuşmanın etkili ve verimli olabilmesi için bazı kurallar vardır. Pek çok insan konuşma sırasında bu kuralları hiçe saydığı için bir süre sonra dinlemek yorucu gelebilir. Birinci kural “Ne Demek İstediğinizi Bilin.” Bu güçlü bir iletişimci olarak etkinliğimizin artmasını sağlar.
-Konuşmadan önce düşünün -Söyleyeceklerinizin sıralamasını iyi yapın -Sadede çabuk gelin -Konuşmanızdan çıkarılmasını istediğiniz sonucu bilin -İnandırıcı olun -Konuşacağınız kişilerle ilgili bilgi sahibi olun
Konuşurken çoğumuz odaklanma sorunu yaşıyoruz aslında; çünkü neye odaklanacağımızı bilmiyoruz. Her şeyden önce odaklanmamız gereken şey dinleyicidir. Bizler konuşma sırasında genelde kendimize ya da kelimelere odaklanırız. Çoğu zaman tek derdimiz doğru kelimeleri bulabilmek ya da kendimizi karşıdakine kabul ettirebilmektir. Bu noktada hatalı bir düşünme tarzına sahip oluyoruz. Her insan önünde görünmeyen bir pankart taşır. Ve bu pankartta ”BANA KENDİMİ ÖNEMLİ HİSSETTİR” yazar. Oysa biz sürekli kendi önemimize vurgu yapma eğilimi taşırız. Hele insanlarla yeni tanışmışsak bu özellik daha da bariz hissedilir. Eğer insanlarla doğru ilişkiler kurmak istiyorsak bunun yolu doğru tavır ve doğru konuşmaktan geçer. Bunu da ancak karşımızdaki insanı dinleyerek ve ona önem verdiğimizi hissettirerek yapabiliriz. Bu nedenle konuşurken her şeyden önce dinleyiciye odaklanmalıyız. İkinci odaklanacağımız şey ise kelimeler yerine mesaja odaklanmaktır. Anlatmak istediğimiz konudaki doğru mesajı kalpten olarak verebilmek her şeyden daha önemlidir. Bu da insan ilişkilerinde kendiliğinden başarıyı getireceği için son odaklanmamız gereken şey de başarıdır, bunun alternatifleri değil. Konuşma esnasında derin nefes almak, sakin olmak ve en önemlisi kendimiz olabilmek önemlidir. Olumsuz sözleri kelime haznemizden ne kadar çok silersek konuşmamızda da o kadar az kullanmış oluruz. Ve konuşmayla ilgili en önemli şey egomuzu bırakıp kalpten konuşabilmektir. Aslında unutmayalım ki kimse bizim kim olduğumuzu pek önemsemiyor, onlara kendilerini nasıl hissettirdiğimizi önemsiyor. Bir insan bizim yanımızda kendini ne kadar önemli hissederse bize o oranda güvenir ve inanır. Karşımızdakini önce biz önemsemeli ve bunu kalpten hissetmeliyiz tabi ki. Bunun da basit bir formülü var. Mevlana felsefesi ”Yaratılanı sev yaratandan ötürü” . Her insanda mutlaka sevilmeye değer bir taraf vardır. Unutmayalım ki bizler hepimiz yaratanın bir suretiyiz.
0 notes
hikintus-blog · 8 years ago
Text
Önerdim Gitti - Yusuf Can Şengül
Ne okudum?
Tumblr media
Gogol – Bir Delinin Hatıra Defteri:
Bilet bulmanın zor olduğu bir oyun olduğu için çıktığı yeri okumak daha anlamlı geldi. Gogol’un bu kitabında çok iyi anlatılmış kavram ve yaşam tahlilleri var mesela kitapta adaletsiz dünya bir delinin yaşadıklarıyla anlatılmıştır. Haksızlıklara boyun eğen fakirin, sesini yükselten makam ve mevki sahibi insanların konu olduğu kitap elbette onun paltosundan değil çok ciddi gördüğümüz Rus edebiyatının esprili kaleminden çıkmıştır.  Ha Gogol’un paltosundan Dostoyevski fırlamıştır o ayrı tabi ki. Kitabın dili yalındır anlamak için kırk takla atmanıza gerek yoktur haberleri ve gündemi takip eden her insan mutlaka anlar. Kendimizi adalet testine sokmak istiyorsak tavsiye edeceğim bir kitaptır. Ayrıntılarıyla anlatmak yerine asıl yorumu size bırakıyorum. İyi okumalar. Kişi başı milli gelirimizin on küsür bin dolar olduğu ülkemizde bu kitabı 6 liraya alabilirsiniz.
Ne dinledim?
Anadolu’nun Kayıp Türküleri:
Adlarını bilmekten öte pek bir bilgiye sahip olmadığım ancak aynı topraklar üzerinde yaşadığımız halkların kayıp şarkılarını internetin bir köşesinde keşfedince nasıl mutlu olduğumu anlatamam. Umarım dinlerken keyif alırsınız.
Karadeniz’in kayıp şarkıları: Kayıp şarkıları bu linkten bulabilirsiniz
Özellikle videonun sonundaki amcalar gerçekten çok yetenekli. Boğaziçi Caz Korosu elbet değerlidir ancak Karadeniz’in ücra köşelerinde büyük bir rakipleri var.
Pilot – Leylim Ley
Bir arkadaşım önerdi hoşuma gider diye. Gerçekten de gitti. Arabesk diye birçoğumuzun burun kıvırdığı şarkılara değişik motifler eklemişler. Arkadaşımın tabiriyle “progressive arabesk” olmuş. Progressive Arabesk’e buradan ulaşabilirsiniz
Ekstra: Ortaçağ Almanlarıyla bir han içerisinde biranızı yudumluyorsunuz. Herkes sarhoş olduğunda bira bardaklarını masalara vurarak söylediği şarkı: Faun – Tanz mit mir
Faun’u size şiddetle öneriyorum, buradan dinleyebilirsiniz
Ne izledim?
Tumblr media
Friends (Dizi)
Herkesin izlemişsin gibi muamele ettiği dizi Game of Thrones pardon Friends. Gerçekten de geç başladım. Açıkçası şuan izliyor olmaktan da keyif alıyorum iyi ki lisedeyken izlememişim. Zaten lise “sitcom” gibiydi ikincisini kaldıramazdım. Dizide tiplemeler çok başarılı. Beyaz ve zeki Amerikalı stereotipi ile bir göçmen Al Pacino’nun (!) arasındaki değişkenlik hoşunuza gidiyor. Gerçekten arkadaşlarınız oluyorlar ve ultra kısa bölümleriyle canınızı sıkmıyorlar. Özellikle whatsapp gruplarından daha işlevseller. İzlemediyseniz eğer yavaşça magazin programlarını ve 1723 bölüm süren kim kime dum duma dizilerini yere bırakıp başlayınız efenim.
0 notes
hikintus-blog · 8 years ago
Photo
Tumblr media
“Benim Türk milletine, Türk cemiyetine, Türklüğün istikbaline ait ödevlerim bitmemiştir, siz onları tamamlayacaksınız. Siz de sizden sonrakilere benim sözümü tekrar ediniz.”  -Mustafa Kemal Atatürk  
Saygıyla, sevgiyle, özlemle ve minnetle anıyoruz...
2 notes · View notes
hikintus-blog · 8 years ago
Text
Cemresel Şeyler - Cemre Saadet
Tumblr media
Hiç beklemediğin an da umut yeşerir. İnsan umudu olmadan yaşayabilir mi hiç? Evet… Olmuyor. Bıktım; acılarımdan, hayattan, insanlardan. Değer vermemeyi öğrendim. Çaresizliği öğrendim. İnsanları öğrendim. Ama geçti tüm bunlar. Size de bu duygu geliyor mu zaman zaman? Hayattan vazgeçme arzusu. Tıpkı sonbaharda yapraklarını dökmüş bir ağaç gibiyken zamanı geldiğinde çiçek açmak. Bunlar da geçer güzelim. Aynı yağmurun yağıp dinmesi gibi. Güneş’in doğup, batması gibi. Hayattan patates beklerken elinde soğan bulursun. Ama tam beklemediğin an da hayat sana köfte, patates verir. Hayat mucizelerle dolu. Mucizelere inanmak senin elinde.
Bir gün biri bana sordu :
-”Az kelimeyle çok şey anlatmak” sözüne istinaden üç kelime kullan deseler hangilerini seçerdin?
Aklıma ilk gelen ”Dünya, gelecek, insanlık” kelimeleri oldu. Ben de ona aynı soruyu yönelttiğimde ”insan, menfaat, bulantı” kelimelerini söyledi. Ve inanır mısın şu ana kadar sorduğu kişilerin cevapları birbiriyle bağlantılı.
Peki Begonya,sence insanlar kendilerinden mi korkuyor?
0 notes
hikintus-blog · 8 years ago
Text
Önerdim Gitti - Serdar Sevgi
NE OKUDUM?
Çiçekli yollardan giderseniz eğer burnunuza çiçek kokuları gelir, bataklık çevresin de gezerseniz de ayağınız çamurdan kurtulmaz!
Vatanını ve milletini çok seven bir birey olarak tek çizgim vatanımızın gerçek kurtarıcısı olan Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün çizdiği yoldan şaşmamak oldu.
Bu çizgi sayesinde aklın ve bilimin önemine şahit oldum. Şahit olduğum şey bana bir tek kapı açıyordu; okumak! Ben okudum. Okudukça hep yeni bir kapı açıldı önüme, her kapıdan hiç düşünmeden girdim. Kimleri tanımadım ki bu yolculukta. Kızıma adını verdiğim yazarlar, parası olmayan yeteneği olan öğrenciler için cebindeki son paraya kadar kültür merkezi açan sanat aşıkları, sonradan yazdığı kitaplarla beni ağlatan bu Fikriye ve Latife’nin yazarı Saygıdeğer Melike İlgün gibi.
Tumblr media
Üniversitedeydim son sınıf uygulama dersi diye bir şey var, sabah onun sınavına gireceğim. Konulara hakimim ama bir kez daha gözden geçirdim, ne olur ne olmaz diye. Sonra kitaplığa geçtim. Okumadan uyuyamam yıllardır! Meave Beanchy çarptı gözüme “İtalyanca Aşk Başkadır “ Aldım elime on sayfa yirmi sayfa geçti yok babacığım, saat on bir, on iki bir, devam… Neyse cami hocası ‘Allah-u Ekber’ diyor ben hala son elli sayfadayım. Salya sümük tabi! Sonrası malum, tek gözle girdik sınava yeni bir kitabın sonuna gelmiş ve onun verdiği hazla geçtik gitti. Dedim ya, üniversite yıllarıydı.
Yıllar geçti yıllar! Devam ettim ben okumaya. Biraz önce anlattıklarımı yaşadım bir bir. İnsanın okumaktan keyif aldığı ve bağımsız tüm yazarların yazdığı gazetenin yayın evinden düzenli olarak kitap sipariş vermeye kadar geldi iş. Çünkü onların kazanması lazım, onlar kazanırsa biz kazanırız. Neyse çok uzadı. Neticeye bakalım.
Efenim, kitabımız Fikriye ve Latife. Ata’mızın hayatında kemale eren iki kadın. İlk basımı da Kemâl’e Eren Kadınlar olarak çıkmış sonradan öğrendim ben.
Bir tarafta hayatın ona sen kaybedeceksin buyruğuna rağmen içindeki sevdası için yapmadığı fedakârlık kalmayan, ömrü hayatı Ata’mızı beklemeye adamış pirüpak Fikriye,
Diğer tarafta yine tarihi gelişmeler sonucu vatanını terk etmek zorunda kalan, üç dil birden bilen, İzmir’imin en zengin ailesinin kızı, yurtdışı görmüş biri. Kendini yetiştirmiş tuttuğunu koparan, kopardığını zannettiği şeyler sayesinde de kendi hayatını perişan eden, koca emperyalist güçleri dize getiren, kendi küllerinden bir ülke yaratan Ata’mızı kendince dize getirmeye kalkan Latife!
Değerli yazarımızın yeteneği burada ortaya çıkıyor işte. Her ikisi de ölmüş olmasına rağmen onları bir odaya sokuyor. Yüzleştiriyor onları. Ne yüzleşme ama! Fikriye’nin Ata’mızın hediyesi kehribar tesbihi dağılıyor önce, Ama Latife’nin de parmağında tek taş yüzük vardır. Fikriye her sıkıştırdığında ya da özlem buram buram bastığında baş parmağı ile çevirip durduğu.
Bu iki kadın aşklarını anlatırken Nutuk’u okumuş gibi oluyor insan. Ata’mızın çocukluğundan gençliğine, askeriyeye girişine, azmine, idealistliğine… Kaldığı çaresizliklerden, en yakınım dediği sofra arkadaşlarının sırtından vurduğu hançerlere, o zaman bile var olan siyasi ihtirasları tek başına dimdik nasıl aştığını görürken aklınıza bir cümle kazınacak. Aklımdaki çiviyi söktüm!
Kitabın sonuna gelirken peçete alın yanınıza salya sümük ağlarken bu ülke nasıl kurulmuş ve ne hale gelmişiz bunu anlayacaksınız.
NE DİNLEDİM YA DA DİNLERİM?
Şimdi şöyle bir şey var. Yapı itibari ile hiperaktif bir adam olduğum için odaklanma sorunu yaşıyorum. O yüzden klasik müzik çok uzak bana. Ardından konsept muhabbeti var. Benim için motor şarkısı başka, rakı şarkım başka… Okuma şarkım başka ve yazma şarkılarım bambaşka.
Mesela motorla yola çıktığımda ilk çaldığım şarkıdır Teoman- Bak Hayatına (Kaybedenler Klübü)
Şarkıyı buradan dinleyebilirsiniz!
Sonra kilometreler ilerledikçe duygu durumum ne ise onu çalarım. Ama örnek vermek gerekirse en son motor turumda Tarkan ve Sezen Aksu’nun Ceylan’ını fazlaca dinledim. Yeni olduğundan mıdır bilemem ama öyle gitti yolculuk.
Okuma konseptindeki bu günümün en az bir altı saatini alır sadece www.slowtime.com’dur.
Gelelim en sevdiğim konsepte Rakı! Bu ara illaki Resul Dindar çalar masamda. Örnek: Şarkıyı buradan dinleyebilirsiniz!
Resul çaldıktan sonra aşk varsa eğer masada
Şarkıyı buradan dinleyebilirsiniz!
Müjdat Baba söyler, çok da kral söyler.
Ama en önemlisi çok mu üstüme geliyor hayat! Çok mu dardayım! Tek yara bandımdır: Şarkıyı buradan dinleyebilirsiniz!
Çalın Davulları. Ne diyor biliyor musunuz? “Aman ölüm canım ölüm üç gün ara ver. Al başımdan bu sevdayı götür yâre ver…”
NE İZLEDİM?
Tumblr media
Ben sabahları Fox’ta İsmail Küçükkaya’yı izlerim. Memleketlimdir! Bir de tabi ki Fatih Portakal. Onun dışında sadece belgesel. Ama en çok depo savaşları. Nereden ne çıkacak? Müthiş keyif veriyor bana. Bilinmezliğe para yatırıyorlar. Hayvanlar dünyası zaten bambaşka. Nadiren film izlerim. Onda da bir siteden açar IMDB puanı hangisinin yüksekse onu izlerim. En son Ali ve Nino’yu izledim. Bir Müslüman Azeri ile Hristiyan Gürcü. Baya baya yıktılar tabuları. Aşk her şeyi halletti. Prenses gibi Nino tek oda bir evde Ali’sine olan aşkını kaybetmedi. Aşkı ile Ali’nin ailesinin bile gönlüne taht kurdu. Filmde bizim Cevdet de var, vatan elçisi. Yani Vatanım Sensin’in jönü yetenekli Halit Ergenç. Azerbaycan’ın bağımsızlığını ilan ediyor. İzlenilesi filmdir.
İşte böyle Hikintus ailesi! Sevgi daim olsun!
1 note · View note
hikintus-blog · 8 years ago
Photo
Tumblr media
1 note · View note
hikintus-blog · 8 years ago
Photo
Tumblr media
...
İnsan bir deryadır ilimle mahir İlimsiz insanın şöhreti zahir Cahilden iyilik beklenmez ahir İşleği ameli hâli yalandır
...
Şu dünyadan gelmiş geçmiş en önemli ozanlardan biri olan Âşık Veysel’i, 123. doğum gününde saygıyla anıyoruz.
0 notes
hikintus-blog · 8 years ago
Text
Paradoks? - Emirhan Kabataş
Sonbaharın bunalımlı pazarlarından birinde, yüzsüz güneşin kumaşa zorla temas eden kokuşmuş ışıkları, ışıksızlık yalnızlarının zulmüdür. Bu sıcağından bulantılara sevk eden güneş ışıkları şehir yaşantısını mıymıntılaştırır. İnsanların hiçbir şeye tahammülü kalmaz. Bu tahammülsüzlük insanlığın bastırılmış şiddet dürtüsünün en çirkin dışa vurumudur. Şehir yaşantısının korkak getirisi olan ikiyüzlülük, acı şekilde bu mıymıntı ve tahammülsüz durumda kendini bakabilenlerin görebildiği halde gösterir. Bakabilmekten kasıt tam bir vizyon meselesi olmamakla beraber kesinlikle bir cesaret göstergesidir. Bu bir cesaret göstergesidir -ki hiçbir İNSAN buna cesaret etmez ya da edemez- çünkü kafanızı kaldırıp göğe bakabilmek sıra dışıdır. Söz konusu gök o kadar umutsuz ve umutludur ki bakanların içine korku saçar.
Şiddet modern şehirde görece içe bastırılmış olsa da yaşamın çarpıcı acımasızlığı bir hayat kanunu olarak en büyük şiddeti sunar. Yaşam en ikiyüzlü şiddetsizlikte bile size şiddetini hiç gocunmadan uygular. Özgür bir güneş tecavüzü de bu şiddetlere örnektir. Siz bu şiddetten dem vurdukça güneşin ısrarı artar ve dört yanınızda duvarlar yükselmeye başlar. Duvarlar güneşi de içine aldıklarında yükselmekten vazgeçerler. Bunu iyimserlikle özgürlüğün geri dönümüne yorarız ancak yanılıyoruzdur.
Doğumumuzdan itibaren duvarlar dört yanımızda irademiz dışında büyük bir hızla yükselmeye başlar. En özgür olduğumuzu sandığımız an, tutsaklığımızın en yüksek doygunluğa ulaştığı an olacaktır. Özgürlüğünü yönettiklerini düşünenler tutsaklık batağında çırpınarak biraz daha derine batmaya mahkumdurlar. Bildiğimizi sanmamız en büyük cehaletimizdir. Bilmeye çalıştıklarımız ulaşamayacaklarımız için trajikomik bir izletiden başkası olamayacaktır. Ancak bilginin bu ulaşılmazlığı öğrenmek için geçerli olamaz. Öğrenmek bu hayatın en az şiddet kadar temelidir. İnsanlarca bilgelik addedilen şeyler “çok” öğrenme işidir. Bilgi sonsuzdur ve tutsak insan her yerde olduğu gibi bilgiye de potansiyel olarak hapsedilmiştir. Bu sebep bilgiyle insan arasındaki çelişkinin başlangıcıdır ve insanı sınırlı ve süreli bir öğrenime teşvik eder. Bu teşvik de bilgi denen nesnenin şiddetinden başkası değildir. Bu teşviki reddedenleri cahiller, ileriki dönemde cahil diye adlandırmaktan utanmayacaklardır. Bu teşvikin kabul edilmesi sıra dışı bir pozitifliktir. Ancak abartılıp bilgi elde edimi olarak nitelemek devlet tutsaklarının içi geçmiş sabırsızlığının tıpkısıdır.
Devamını okumak istersen...
0 notes
hikintus-blog · 8 years ago
Text
İnsan-ı Kamil’in Sorgusu - Burak Ertürk
Ehvenişer midir sınırlar
Veya bedbaht mıdır insan
Şuur kadar mıdır bir bilinç
Yoksa çok mu saftır insan
Fikrin midir zikrini oluşturan
Kibrin midir göğsünü yakıp tutuşturan
Gurur mudur seni alıkoyan
Feryadın mıdır bu, mürekkebinden akıp kayan
Ademoğlu erer mi kemale
Yanıt arar durur, biçare
Nizam mıdır seni durağanlaştıran
Yoksa utanç mıdır, seni benliğine kavuşturan
Devamını okumak istersen...
0 notes
hikintus-blog · 8 years ago
Text
Bize destek olun!
Merhabalar! Bizler popüler kültürden uzak, edebiyatın henüz bakir olduğu alanlarda yazıp çizmeye uğraşan gençleriz. Aktardığımız kutsal not defterlerimizin daha çok kişiye ulaşması için sizlere ihtiyacımız var! Türkiye'de sanata bulaşmanın zorluklarını biliyor ve yaşıyoruz. Bu zorlukların üstesinden gelmeye çalışırken yapacağınız en ufak destek bile kelebek etkisini başlatmaya yetecektir. Edebiyat imecemize katılın! 
https://www.patreon.com/hikintus
0 notes
hikintus-blog · 8 years ago
Text
Seçilmiş Kişi: Kendrick Lamar - Anıl Murathan
Tumblr media
1970’li yılların başlarında, ghetto adı verilen Amerikan arka sokaklarında Jazz, Funk ve R&B türlerinin bir karışımı olarak Ritim ve Şiir (Ritmik Amerikan Şiiri olarak da kabul edilir.) ortaya çıktı. Varoş halkın ve ırkçılıktan muzdarip siyahilerin bir tepki aracı olarak kullandığı rap müzik İngiliz sözlüklerine “ağır eleştiri” tanımı ile kendine yer buldu. İlk hitini Jazz ve Funk ağırlıklı 14 dakikalık “The Sugar Hill Gang – Rapper’s Delight” ile yapan rap müzik, zamanla daha sert ve daha eleştirel bir hal aldı. Afrikan Amerikan toplum ile özdeşleşen bu tarz 1980’li yıllarda Run DMC, N.W.A gibi önemli gruplar, Rakim, Slick Rick, LL Cool J gibi önemli isimler ortaya çıkarttı ve daha büyük kitlelere ulaştı. 90’lı yıllar ise rap müziğin çıtası, 2pac, Biggie Smalls, Nas, Snoop Dogg gibi isimlerin ortaya çıkması ile altın dönemi olarak kabul edildi. Crips ve Bloods gibi çetelerin ortaya çıkması ile Doğu-Batı çatışması başladı. Buna plak şirketlerinin de dahil olmasıyla batı yakasında 2Pac, doğu yakasında ise Biggie öne çıkan isimler oldu. Siyahi toplum için duruş göstermeleri ve yaşam tarzları birleşince ortaya ölümsüz iki adet ikon çıktı. Her dönem gibi bu altın dönemin de bir sonu vardı, bu ikilinin genç yaşında ölümü ile bir çağın sonu gelecekti, insanların hayatlarında ettikleri yer o kadar fazlaydı ki ölümleri bile kabul edilemedi, arkalarından onca komplo teorisi yazıldı ve bunlara inanılmaya başlandı. Bir çağın bittiği yavaş yavaş kabul edilmeye başlanınca tüm yeni rapçiler bu iki isim ile karşılaştırılmaya, bu iki isimin yerlerini doldurup dolduramayacakları tartışılmaya başlandı. Eminem’ler Nas’lar geçti, beyaz bir sanatçı oluşu ve müziğini daha çok eğlenceli tarzda kullanması nedeniyle Eminem o beklenen yeri dolduramadı, Nas ise bu noktaya en fazla yaklaşan kişiydi, Illmatic ve It Was Written gibi efsanevi albümler çıkartan Nas zamanla eski ihtişamını kaybetti. 2010’lı yıllara girdiğimizde ise eski isimler daha pasif duruma geçti, yeni çıkan rapçiler ise beklenilen tarzdan çok uzaktı, daha çok tekno ve mumble denilen daha çok müziğin ve ritmin ön planda olduğu, sözlerin daha arka planda kaldığı tarz öne çıkmaya başladı. Bu kısır dönemde Dr.Dre, Eazy-E gibi rapçilerin şehri Compton’dan bir isim çıkacaktı; The Game, Lil Wayne gibi isimlerin desteği ile sahnelere adım atan Kendrick Lamar her sene yaptığı işi geliştirerek sadece 4 albüm ile en iyiler arasında kendine yer buldu.
Hayatı
Tam adı Kendrick Lamar Duckworth olan Compton, Kaliforniya kökenli rapçi 1987 yılında dünyaya geldi. Compton’da doğması nedeniyle çete savaşları, cinayet ve ırkçılık gibi koşullar altında büyüdü. 8 yaşındayken 2Pac ve Dr.Dre’nin ünlü parçası “California Love” video klibinin çekimine tanık oldu, her fırsatta dile getirdiği gibi bu anı hayatında büyük bir etkiye sahip olacaktı. 16 yaşında ilk mixtape’i Youngest Head Nigga In Charge’ı K-Dot mahlası ile piyasaya sürdü, mixtape’in beğenilmesi ile Top Dawg Entertainment adlı plak şirketi ile sözleşme imzaladı. 2009-10 yıllarında Lil Wayne’in desteği ile piyasada kendine yer buldu, K-Dot mahlasını “Eğer insanlara gerçeklerden bahsedeceksem buna ismimle başlamalıyım.” diyerek bıraktı ve Kendrick Lamar adı ile çalışmalarını sürdürdü.
Section.80
Kendrick Lamar’ın ilk stüdyo albümü olan Section.80 2011’de piyasaya çıktı. Albüm büyük bir etki yaratmasa da dinleyicilerin beğenilerini topladı. HiiPower, Fuck Your Ethnicity gibi ırkçılık ve sistem karşıtı parçalar yapan Kendrick Lamar, tarzının başlangıcını bu albümde attı ve yaptığı iş ile Dr.Dre’nin şirketi olan Aftermath ile sözleşme imzalama noktasına kadar geldi. Section.80 Kendrick Lamar’ı ilk defa dinleyen birisi için pek uygun bir albüm olmasa da tarzına alışıp, farklı çalışmalarını arayan kişiler için hint kumaşı değerinde. Piyasaya yeni girmenin rahatlığı ve saflığını Section.80’de bulmak mümkün.
good kid, m.A.A.d city
İşlerin ciddileştiği, piyasanın yönünün değişmeye başladığı albüm. Kendrick Lamar ikinci stüdyo albümünü 2013 yılında piyasaya sürdü. Nadir olarak piyasaya çıkan konsept albümlerden (Tüm parçaların belirli bir hikayeyi anlattığı albümler.) birisini ortaya sürmesi ve varoşları, çeteleri ve aile ilişkilerini bir albümde ele alması büyük ses getirdi. Swimming Pools, m.A.A.d city gibi hit parçalar çıkartan bu albüm rap dünyasının en iyi konsept albümleri, 2000 sonrası en iyi albümler listelerinde kendisine tepe noktalarda yer buldu. Trap tarzın yanı sıra 12 dakikalık derin parçalara da sahip good kid, m.A.A.d city Kendrick Lamar dinlemek isteyenler için en doğru kapı. Albümün konsept albüm olması nedeniyle ilk parçadan son parçaya doğru skitler dinlenerek ilerlenilmesi ile inanılmaz güzel bir deneyim ortaya çıkıyor.
Devamını okumak istersen...
0 notes
hikintus-blog · 8 years ago
Text
Ucuz Fikşın - Yusuf Can Şengül
Yanlış giden şeylerin olduğu çok aşikardı o gece bir bar taburesinin üstünde pek bir rahatsız otururken. Karşısında gülümseyen ve uzun bakışlar atan bir kadın duruyordu. Pek konuşmadı gece boyunca çünkü ne söylese sonrasında utanacaktı, midesine kramplar girecekti hatırlayınca. En iyisini yaptı sarhoşken konuşmamakla. Uzunca, sessizliğinin üzerine gittiler kendi aralarındaki konuşma bitince. Döndüler ona ve hayırdır oğlum dediler o da son kadehin verdiği öz güven patlamasıyla yok bir şey diyebildi. Bu kadarı çıkmıştı, sonuçta hepinizden iğreniyorum mu diyecekti nitekim diyemedi de. Gecenin seyri cüzdanların seyriyle aynıydı. Ayırabildikleri bütçeyle zil zurna sarhoş olmuşlardı. Tek kendini bilen onun karşısında sürekli gülümseyen ama tanımadığı kadındı. Bar kapanınca onlar da çıktılar. Aranılan taksi onları epey bekletti nihayet gelmişti. Bir taksiye sığabildiği kadar insan bindi. Durağa bir tane araç daha gelsin diye anons verildi. Taksiye binemeyen iki kişi sürekli gülümseyen kız ve herkesten nefret eden adamdı. Aralarındaki ilk konuşma orada cereyan etti. Nerede oturuyorsun dedi adam? Bu saatte gidemeyeceğim bir yerde dedi kadın. Adam nasıl yani diyerek ilk defa sırıtmıştı çünkü bu cevaptan kadının kendi evine geleceği sonucu çıkıyordu. Karşıyaka’da oturuyorum dedi ve ardından buradan taksi çok tutar o yüzden sende kalma gibi bir planım var eğer müsaitsen tabi ki de yarın çıkıp gideceğim. Adam tabi olur dedi. Kadının içinde “istenilmeme” duygusu oluşmasın diye de ekledi. Çorbam da var ısıtır içeriz. Kadın gerek yok diye kaba bir cevap verdi belki de o duyguya kapılmıştı. Adam bunu düşünüp üzülmedi vereyim taksi paranı da s*ktir git dedi içinden. Taksi gelmişti ve artık adamın evine gelmişlerdi. Kadın evin de amma cikismiş dedi. Adam cikis ne demek diye düşünürken teşekkür ederim dedi. Ne kadar incesin her iltifatta teşekkür mü edersin diye sordu. Tanımadığım insanlara nezaket duvarı örmeyi severim dedi adam. Kadın da tüm gece altında inlerken edeceğim iltifatlara umarım teşekkürlerle karşılık verip atmosferin ağzına s*çmazsın dedi. Adam dona kaldı. Ne sen, sen ne dedin? Aa koca bebek anlamadın mı? Niye böyle bir şey isteyeyim ki dedi adam. Niye istemeyesin ki dedi kadın cüretkâr. Adam her yeni tanıştığın adamla sevişir misin diye sordu? Her gördüğü kadını düzmek isteyen bir erkek kadar normal dedi kadın. Feminist misin? Belki dedi kadın ve adamı öpmeye başladı. Adam uzak dur diye bağırdı. Taksi paranı ben vereceğim ve derhal s*ktir git! İnşa ettiğin nezaket duvarlarını galiba ereksiyonun kırdı ha? Öpüşmeye devam ettiler sonunda çok hayvaniydi.
Devamını okumak istersen...
0 notes
hikintus-blog · 8 years ago
Text
Önerdim Gitti! - Burak Ertürk
Not defterlerinden yazı aktaran bizler, esin kaynaklarımızdan neden bahsetmeyelim dedik, böyle bir şey çıktı! Her yazarımızın kendi okuduğu, dinlediği ve izlediğinden kısaca bahsedeceği köşemizi umarız beğenirsiniz! 
Tumblr media
Ne okudum?
Budala-Dostoyevski
Rus klasikleri (ya da edebiyatı demeliyim) her zaman için takip etmesi zor eserler gelmişti bana. Konusunun iyi olduğuna şüphem yok, yanlış anlaşılmasın. Atfım hiçbir suretle içeriğine de olmadı. Sadece Prens Lev Nikolayeviç Mışkin veya General İvan Fyodoroviç Yepançin gibi uzun uzadıya isimlerin kullanımı, karakterlerin takibini zorlaştırıyor, onlara ısınmamı güçleştiriyordu. Bu sefer tüm cesaretimi toplayıp elime geçen ilk klasiğe yapıştım! Ne de iyi yapmışım, sonradan anladım.
Az önce ismine değinmiş olduğum, kitapta kısaca Prens olarak bahsedilen Lev Nikolayeviç Mışkin, kitabımızın ana karakteri. Hastalığından ötürü uzunca bir süre İsviçre’de tedavi gören Prens, Rusya’ya dönmektedir. Dönüş yolculuğunda başlayan hikayemiz, Prens’in iki kadın arasında ki bocalamasından ve bu süreçte Rus sosyetesine ayak uydurmaya çalışmasından bahsetmekte. Hikaye boyunca sara hastalığından ötürü girecek olduğu duygu kargaşası ve görüp görebileceğiniz en naif insanlardan biri olması, Prens’in “Budala” damgasını yemesine sebebiyet verecektir.
Şunu söyleyebilirim ki, kitabı okuduğunuz ve özellikle de Prens’i daha yakından tanıdığınız zaman bu kitabın neden bir klasik olduğunu anlayabiliyorsunuz. Öylesine orijinal bir karakter ki kendisi, bazen sırf onun anlattıklarını dinlemek istedim. Keza hikaye geliştikçe tanıştığı birkaç insana da aynı şekilde bağlandığımı söyleyebilirim. Hatta ve hatta “her şeyin taklidinin yapıldığı, plastik bir dünyada yaşayan bizlerin, aramızda bulmayı umut ettiğimiz fakat pek az bulabileceğimiz tarzda bir karakter Prens!” demiştim ilk bitirdiğimde. Sonra çayımı yudumlayıp sakinleştim. Çok heyecanlanmamak lazım.
Sonuç olarak “kesinlikle okuyun!” diyebileceğim bir kitap değil belki fakat eğer şans verirseniz keyifli vakit geçirebileceğinizi garanti edebilirim.
Ne dinledim?
Ave Maria, “Ellens Gesang III”, D. 839, Op.52, No.6
Ah, ne kadar banelim dimi? Belki biraz bayağı? Hayır, sabahları reçine tozu koklamayı da sevmiyorum. Ve hayır, en sevdiğim klasik eser “Four Seasons” değil. Siz elinize geçen yaylı enstrümanlarınızı kafama sallamadan açıklamama izin verin. “Ne kadar da klasik müzik dinleyen bir erkek!” tasvirinde ki kaba sığmaya çalışmıyorum efenim. Gerçekten güzel. Zaten kendileri bir klasik, bilmeyeni duymayanı kalmamış. Özellikle bu versiyonu daha bir güzel. O yüzden beş-altı kere şarkı ismine bakıp yazıya döndüm. Çünkü hizmette sınır tanımam!
Aslında bu eseri seçmemin nedeni yeni bulmuş olmamdan ötürü değil, sıklıkla dinliyor olmamdan kaynaklı. Kendileri ders öncesinde dinginlik, uğraş sırasında dikkat, boş zamanlarda ise İngilizce’de “chill” denilen, bizde ise “dalı t*şağı salmak” olarak tabir edilen hissiyatı vermekte. Uyku öncesinde bile gider vallahi.
Sonuç olarak dinleyiniz, dinletiniz, hayatınızdan ihmal etmeyiniz.
youtube
Ne izledim?
Tumblr media
Peaky Blinders
Her şeyden önce belirtmem gerekiyor ki ben tam anlamıyla bir dizi adamıyım. Bu demek değil ki film sevmiyorum. Sadece filmler, özellikle beğendiğim filmler, istisnasız bana yeterli gelmiyor. Tadı damağımda kalıyor. “Olay o zaten be adam!” diyebilirsiniz ki haklısınız da ama.. ne diyebilirim ki? Ben doyumsuz bir adamım!
Peaky Blinders arkadaş tavsiyesi üzerine başlamış olduğum bir dizi oldu. Birkaç bölüm izleyebildim sadece fakat devam etmeye karar vermem için bu yeterli oldu. Hikaye, 1920’de İngiltere’nin Birmingham adlı şehrinde geçiyor. Peaky Blinders adlı bir aile çetesinin başından geçen olayları konu alan dizi, daha çok Thomas Shelby adlı karakterin çevresinde dönüyor gibi. Tom, üç kardeşten ortanca olanı. Ne kadar büyük abi Arthur işlerin başında gözükse de, asıl patronun Tom olduğunu anlıyoruz. Savaş sonrası eve dönen insanların, ki bunlar arasında Thomas da var, nasıl durumda olduklarını açıkca görebiliyoruz. Bir taraftan çeteler, bir yandan komünistler ve bir yandan IRA (İrlanda Cumhuriyet Ordusu) ile dolu Birmingham’a, bizzat Winston Churchill’in emri ile baş müfettiş Chester’ın yollanması, hikayemizi başlangıcını oluşturuyor.
İngiliz gangster temalı bu dizi, Boardwalk Empire’ı andırıyor olduğundan ötürü ilgi çekici. Hayal kırıklığına karşın beklentilerimi yüksek tutmamakla beraber, tek nefeste bitirmeyi planlıyorum.
youtube
0 notes
hikintus-blog · 8 years ago
Text
Aşağı İnsan - Emirhan Kabataş
Düşünce dünyası aşağı insanın gerçekten var olabildiği tek dünyadır. Kanla, canla herkes düşünce dünyasında gerçek kimliğiyle yaşar. Dışa vurmayan ne kadar erdem ve aşağılık varsa bu dünyada tüm çıplaklığıyla kendini gösterir. Düşünce dünyası insanın iç dünyasını şekillendirir. Bu iç dünya, dış dünyayla çok bağımsız bir şekilde var olmaya devam etmektedir.
Burada aşağı insancıkları hatırlıyorum sevgili okur. Aşağı insan –yani camdan kafanızı çıkarttığınızda muhtemelen göreceğiniz ilk insan- insanın sahip olabileceği en iğrenç şey olan insanlıkla donatılmıştır. İnsanlıktan kurtulamayız sevgili yoldaşlarım kurtulmamıza imkan yoktur. Peki insanlık hangi aşağılıklarla doludur? İnsanlığı oluşturduğu iddia edilen merhamet mesela. Merhamet acımanın, acıyabilmenin bir sonucu değil midir? Tam da öyledir sevgili okur. O zaman acımak iddia edilene göre büyük bir erdemdir. Acımak öyle bir erdemdir ki diğer aşağı insanı acındırmak zorunda bırakır. İşte böyle muhteşem vasıflarla donatılmıştır iğrenç insanlık olgusu. Tabii kötü vasıfları da yok mudur muhteşem insanın? Buna pek emin değilim sevgili insan ancak insanlığından iğrenmek bilinci gayet berbat bir vasıftır mükemmel (?) insan için. Bunca iğrençlik içinde iğrenmeden duran insan mükemmeldir.  Bu iğrençliğe katılan insansa kusursuz bir yaratıktır. Yoksa öyle midir?
Devamını okumak istersen...
0 notes
hikintus-blog · 8 years ago
Text
Apansız - Serdar Sevgi
Hiçbir doğal afet ben geliyorum dememiştir insanoğluna. Öyle bir şey işte gelişi! Tüm kalbini paramparça eden bir eda ile karşına çıkıverir. Zelzelelerin şiddetini ölçmeye Richter ölçekleri yetersiz kalırken, yeni saç tarzı ile kup kuru kalır ellerin onlara dokunamazken. Öyle bir gelişi vardır ki ilkbahar yağmuru dersin. Yüreğinde sağanaklar başlar. İçine akıttığın gözyaşlarında boğulmana dahi izin vermez güzel yüzü. Zaman durur. Saniye miskinliğe geçe, saliseler ağustos böceği kıvamındadır kurduğu cümleler karşısında. Bilmem kaç kelime ile konuşan Türk toplumunda yalayıp yuttuğun sayfalara rağmen gözlerinle ifade edersin hayranlığını. Gözlerin söyler ben seni seviyorum diye. Damağındaki kuraklıktır gitme deyişim. Ve sen görme diye diye titreyen ellerim bacaklarım şahittir doğal afet gibi gelişin karşısında çaresiz kalışıma. Abartmayı sevdiğimden dolayı aşırı içtiği sigaranın tahribatından olsa gerek gidişinle derin nefes alamadım normale dönmek için. Sen gittiğinden bugüne benim normallik ve anormallik gibi bir kavgam olmasa dahi, artık soğuk işlemez oldu bedenime. Uyku desen kısa aralıklarla vücut dinlendirme aracı. İçki; tekrarı sevmeyen ben ne zaman içsem senin kokunu duyarım, ne zaman kokunu duysam içerim! Uğruna hediye ettiğim o kadar dolunay var ki, her düşündüğümde başka bir sevimli oluyor. O kadar sevimli oluyor ki hatta bak o da yalnız diyorum. Rutin bir şey yapıyor diyorum. Bir yerden çıkıp bir yere gidiyor günl��k düzenli olarak diyorum. Bazen işe yarıyor bunlar. Ama sırt ağrılarımı hiçbir zaman almıyor bu düşünceler. Terapistim söylemişti değersiz hissediyorsunuz kendinizi diye. Renk tonunu açtığın saçlarınla, kokuna yazdığım öyküyle, tüm insanlığa yetecek sevginle, tüm yaraları sarabilecek merhametinle, giydiği her şeyi kendine yakıştıran bir senin yokluğunla ne kadar değerli olabilirim ki ben?
Devamını okumak istersen...
0 notes
hikintus-blog · 8 years ago
Text
Eski Dünya Maymunları - Süleyman Gürsel
Birinci Bölüm: Küçük kumların büyük tepeleri
Bu, altmış sekizinci gün doğuşu. On sekiz saattir yoldayım. Dışarısının sıcaklığı elli sekiz dereceymiş. Tanrının cezası yol da bitmiyor. Bu sıcaklarda klima beni havaya uçurmak için de güzel neden. Aslında görevim belli ve sapmamam lazım. Son zamanlarda bunun üzerine Hipokrat yemini de etmiş olabilirim. Tabi soracaksın yemininden saparsan ne olur diye. Sanırım öldürülürüm. Aslında bir avuç insandan daha uzaklara kaçıp adanın tekine yerleşebilirim ama bunun için altı tane güneş paneline ve kırk iki tane de tam doldurulmuş bataryaya ihtiyacım var. Neyse, şimdi sen geçmişimi öğrenmek istersin ve nasıl bir yerde yaşadığımı. Tamam! Tamam başlıyorum ama dikiz aynamı kapatma yabancı. Bu günlerde kimin ölümün eyerlerini elinde tuttuğunu bilmiyoruz. Bundan 877 gün doğumu öncesinden başlayayım. O zamanlar büyük bir şarj istasyonu çalışanıydım. Patronum tam bir ödleğin tekiydi. Hani şu kel, şişman ve açgözlü olanlar var ya evet o tiplerden. Her neyse bu adam hayatıma yeni soluk getirmişti. Bilgili birisiydi aynı zamanda. Öngörüsüz sonuçların her şeyi etkilemesinden önce onun ailesi bir topluluğun başıymış. Topluluğun adına Dünya Toplanmış Devletleri mi ne diyorlarmış galiba. Hatta okuduğum bir kitapta da insanların ikiye ayrılıp bazılarının şu geceleri parlayan el fenerlerinden daha uzaklara gittikleri yazıyor. Hayal etmesi güç değil mi arkadaşım. Seni sevdim sessiz adam ama arada bir konuş olur mu? Ee, yabancı! Yanında bana ödeme yapabileceğin hangi yemekler var peki ya da tohum olarak neler var? Merak etme bu çatlak kafalı, şarjla çalışan kolunu arabaya bağlamış, yırtık kıyafetleriyle çocuğuna yemek alabilmek için dilenen annelere benzeyen Karaçöl sakini sana bir şey yapmaz. Sadece yirmi üç gündür yemek yemiyorum o kadar.
Teşekkür ederim Karaçöl sakini. Benim de bir görevim var.
Ee, görevinden bahset o zaman. Görünüşe göre kara çöl taraflarından değilsin. Seni buraya çeken nedir pembe derili arkadaşım. Karaçöl büyüktür. Büyük tanrı piramidinden, büyük yeşil özgürlük tapınağına kadardır ve ben bu topraklarda yaşayan herkesi bilirim.
Sana bundan bahsedemem yaşlı adam. Benim Dünya Birlik başkanınızı bulmam gerekli.
Ha! Onu tanıyor musun?
Bu sorunuza cevap vermem sonucu değiştirmeyecek ama evet. Bu zamana kadar anlattığınız her şey hakkında bilgim var ve bilmediğiniz çoğu şey hakkında da. Biliyorum cümlesinden ne yazık ki nefret ediyorum.
Küstahlıkta üstüne yok pembe surat. Büyük ve yüce Özgar biliyor ki bu hayat bir sınav bu yüzden de başımıza başkanımızı getirdi. Tanrım Özgar sen onu koru. Başkan Özgar’ın oğlu ve bize Özgar’ın emirlerini gösteriyor. Özgar ve oğlundan başkası gerçeği bilemez. Sen bile.
Tamam, sorun yok. Beni ona götür sadece o kadar. Bu ilahi bir iş.
Seni gözüm tutmadı pembe surat ama öyle diyorsan öyle olsun. Yüce Özgar benim yanımda ve kötü bir niyetin varsa seni cezalandırır oraya gitmeden.
Araba şarj istasyonunda durdu. Burası Kara çölün en verimli bölgesiydi. Artanktik havuzu… Burada bulunanlar, genellikle yıldızlararası uzaklıktan sırf ticaret uğruna gelmiş garip cins yaratıklar, Karaçöl sakinleri, beyaz dağların çekik gözlü insanları ve köle namına satılan, uzun dişli, uzun tırnaklı, kambur, kıllı ve iri yapılı, kör gözlü yeraltı insanlarıydı. Bu insanlar büyük yok oluştan sonra toprak altında yaşamaya başlamışlar ve yavaş yavaş şimdiki hallerine dönüşmüşlerdi. Yaşlı adam haritayı açtı.
Özgar tapınağı güneyde ve buradan sonrası Kıbrısiyat tepesine gidiyor. Oradaki büyük yapılara dikkat et evlat. İçerisinde yamyamlar bulunur. Eğer şansımız varsa en iyi ihtimal birer kol bırakırız. Şimdi anladın mı neden bir şarj cihazı ile dolaştığımı?
Komikliklerde üzerinize yok Karaçöl sakini. Ne kadar erken, o kadar iyi. Burada fazladan beş dakika bile geçirmek istemiyorum.
Haritadaki yırtıklıklar gibi yaşlı adamın arabasında da geçmiş zamanlardan kalan çizikler vardı. Bu çizikler yaşlı adamın köle diye tabir ettiği yamyamların, aracın üzerinde bıraktığı hatıralardı ve ne yazık ki bu hatıralara yenisini eklemek için yola çıktılar. Tam tepedeki turuncu olan güneşin, kıyıdaki mavi olan güneşe dönüşmesine kadar yol gittiler ve artık Kıbrısiyat tam karşılarındaydı. Sararmış sakallarının altından yaşlı adam şöyle dedi: Merhaba güzel Kıbrısiyat. Kocan geldi. Gönder bana çocuklarımızı da onlara biraz sarılayım Kalenin sanki gerçekten kulakları vardı. Kale kapısından bir düzine yamyam insan çıktı ve upuzun tırnakları üzerinde koşarak yaşlı adam ve pembeye koşmaya başladılar. Pembe: Seni manyak adam! Eğer bizim gezegenimiz olan Werelt’te bunu yapsaydın sizi parçacık ayrıştırıcıya atardım. Bir şeyler yapın.
Yamyamlar arabanın üzerine hâlâ koşuyorlardı. Yaşlı adam saf oksijen dolu tüpü hızlıca içine çekti ve bağırarak şarkı söylemeye başladı. Aynı zamanda çılgın çöl kumlarındaki arabaya da patinaj attırtıyordu. Titreyen arabadaki pembe bağırarak yaşlı adama arabayı geldikleri yöne sürmesini söylüyordu. Yamyamlar ise çok yaklaşmışlardı, yüzlerindeki ifadeleri seçecek kadar çok ve zıplayıp yakalayacak kadar yakın… Yaşlı adam ise iyice çıldırmıştı ve arabayı yerinden oynatıp karşıdan gelen ilk yamyamın suratı ile arabasının tamponunu yüksek çığlıklar içinde buluşturdu. Ön camı olmayan arabanın içine sayısız şekilde dağılan kandamlaları sanki aracın iç dekorasyonunu değiştirmişe benziyordu. Bazı yamyamlar şanslıydı ve ikiye bölünüyordu. Bu ikiye bölünenler sürünerek arkadan geliyorlardı. Gök siyaha varana kadar araçları ile durmadan yamyamların üzerlerinden geçtiler. Gökteki Ay’ı, yol gösterici belirleyen adam sonunda büyük Özgar piramitlerine ulaşmıştı ama bir sorun vardı. Piramitlerin oradan silah sesleri geliyordu. Yaşlı adam: Sanırım bir sorunumuz var. İleride olan şeyler her neyse bize sıkıntı çıkaracak gibi. Geriye gidersek yamyamlar tarafından düzenlenmiş bir akşam yemeğinde gönülsüz konuklar olabiliriz.
Yaşlı adam, araçtaki telsizi eline aldı ve frekanslar arasında geçiş yaptı. Arkada oturan pembe ise sağdan giden tanklara doğru baktı. Yaşlı adam da bunu fark etmişti ki kendisine ve pembeye takması için sol koltuğun altından iki tane isyancı miğferi çıkarttı. Miğferler tozlu ve eskiydi. Şekillerindeki korkunçluk diğer isyancıların miğferlerinden daha fazlaydı. Bu miğferleri sıradan isyancı miğferi ile karşılaştıran her insan hangisinin rütbeli miğferi olduğunu anlayabilirdi. Miğferlerini takıp isyancılara karşı ağır ağır araba ile yakınlaştılar. Libertia kentinin tabelasının üzerindeki kurşun delikleri ve tabelanın üstündeki bulutların kan çanağına dönmüş gözleri andırması burada olan olayların habercisi gibiydi. Kitlesel yok oluşun öncesinden kalan adalet heykelindeki terazi sol tarafa doğru çökmüştü. Ağırlığı veren şeyler ise kolları ve bacakları olmayan insan vücutlarından başka bir şey değildi. Libertia, Özgar’ın ve onun takipçileri için kutsal mabetleri barındıran bir şehir olarak tarihin tozlu sayfalarına gömüldü. Büyük gökdelenler, piramitler, tanrı kral ve önceki tanrı kralların heykelleri yok olmuştu artık. Büyük ankh işaretinin üzerinde ateşler yanmaktaydı.
Beni nereye getirdin böyle. Kapana kısıldık. Benim isyancı olmadığımı anlayacaklar. Pembenin konuşmasından çıkan ses ve aksanı onu rahatlıkla ele verecek şekildeydi. Kısa boylu oluşu; küçülmüş çenesinden başlayıp kafasının üstüne doğru büyüyen, hidrosefali bir insanı andıran, kafası ile bu güneş sisteminden olmadığı belliydi. Sekhmet’in bunca sene intikamını almak için ve insanlığı yok etmek için sabırla beklediği zaman artık gelmişti. Ra’nın bile Sekhmet’in yardımcısı olan dumanı yenemediği bir dünyada artık ne tür bir canlı olduğunun değil, hangi oluşuma bağlı olduğunun bir önemi vardı.
Seni tanımak güzeldi yaşlı adam. Adım Khasjerideo. Bu kadar mükemmel bir hayatın, bir grup mekanikleşmiş insan yüzünden sonlandırılması sinirlerimi bozuyor. İzin verirsen sana bir şey vermek istiyorum yaşlı adam.
Elinde büyüyen bir çantanın içinden küçük bir kapsül çıkarttı. Kapsülü yaşlı adama uzatarak; Bu bir kayıt. Bizim gezegenimizden. Nasıl oraya yerleştiğimizden başlayıp hayatımızı orada nasıl yaşadığımızı da anlatıyor. Kendini her zaman yeniler.
Bu sırada isyancılar arabadaki olanları görebilecek kadar yaklaştılar. Arabanın içindekiler de korkularından dolayı pür dikkat sessiz olmuşlar, patlamaya hazır bir bomba gibi bekliyorlardı. İsyancılar kendi aralarında konuştuktan sonra hepsi silahlarını hazır duruma getirdiler ve yaşlı adamın kendisi gibi yaralı ve güçsüz arabasına yol açtılar. Arabanın içindeki ikilinin gördüğü manzara ise pek iç açıcı değildi. Yıkımın gazabının uğramadığı hiçbir şey kalmamıştı. Ankh alev alev yanıyordu. Üzerinde bulunan sulardan pek bir şey kalmamıştı. İsyancıların bu büyük kenti ele geçirmeleri tanrı kral devrinin kapandığını apaçık gösteriyordu. Hologramın da beklenmedik bir anda açılmasıyla bütün olaylar karmaşık bir hale geldi yaşlı adamın gözünde.
Hologram konuşulan dile göre kaydedilmiş konuşmayı yaşlı adamın konuştuğu dile çevirdi ve arabanın içindeki sessizliği bu bölgedeki çokça yapılan bir şeyi yaparak, katlederek ortadan kaldırdı.
“ İnsanlık tarihi dersi, kayıt 5436 özet. Sene 2643. İnsanlık kaybetmek üzere. Milyarlarca yıldır süren gelişimimiz süresince önce ateşi, sonra rüzgarı, sonra doğayı kontrol etmeye başladık. Meraklıydık. Yaşadığımız bunca zaman sonucunda birçok sefer bölündük ama sonrasında hepimiz tek bir din, tek bir devlet, tek bir milliyet olduk. Biz Dünya milliyetiydik. Yok oluştan önce insanlar doğaya hakimdi. Kendi güneş sistemimizde söz sahibiydik. Bu bize yetmedi. Daha fazlasını istedik. Samanyolunu… İnsanlık o kadar çok büyümüştü ki robotlar artık bizim için her işi yapmaya başladı. Düşünce sistemimiz kara deliklerin ötesinde düşünmeye başladı. Etik olarak robotlara köle şeklinde davranmayı tartışmak, bu düşünce sisteminin yanında bir nötron gibi. Bütün devletler birleşme kararı aldı. Çünkü Mars ve Venüs üzerine yaptığımız habitatlaştırma işlemleri tamamen başarısızlığa uğramıştı. Kırk dört ışık yılı uzaklıkta bulunan bir gezegen bulduk. Uzayda yolculuk üzerine yaptığımız araştırmalar sayesinde yıl 2710’da taşıyabildiğimiz kadar insanı yanımızda götürdük. Bunun yanında altmış dokuz ton yiyecek ve yiyecek tohumu. Her biri birer çift olmak üzere yedişer bin hayvan… Orada medeniyeti oluşturacak her türlü yapıyı yapmak için de üç ton alet edevat ile üç yüz bin insan yola çıktık. Uzay yolculuğu süresince insanları ve hayvanları uyuttuk. Çünkü dışarıda siyah bir karanlığın üzerine durmadan yağan bir siyahlık vardı ve bu siyahlığa bakarak ölen organizmalara ihtiyacımız yok. Uzun ve sessiz olan bu yolculuk sonrası yeni evimize ulaştık. Dünyadaki gelişimimizi örnek alarak bir medeniyet oluşturduk. Arkamızda bıraktığımız dünyadaki yaptığımız hatalar bize örnek oldu. Bu yüzden sera etkisi ve denizlerin kirletilmemesi üzerine çok titiz bir politika oynuyoruz.”
Hologram kapanmıştı. Araba, isyancıların uzaktan neye benzedikleri hakkında tartışma konusu çıkartacak kadar ilerlemişti bu arada. Yaşlı adam uzunca bir sessizlikten sonra hiddetli bir şekilde bağırdı. Bu bağırışın içinden sözcüklerin seçilmesi oldukça güçtü. Bunun bir yakarış olduğunu evrende yaşayan her organizma bilebilirdi ama. Yaşlı adamın konuşmaları daha seçilebilir bir hale geldiğinde; …demek doğruymuş… Ben o şişko salağın uydurduğu şeylerden biri sanıyordum. Peki, burada bırakılmayı hak eden ne yaptı bu geride kalanlar. Kendi refahınız için bizi bıraktınız. Burada bir başımıza… Yok oluşumuzu görmeye mi geldin Khas?
Hayır! Buraya sizi kurtarmaya geldim. Başkanınızla, sizin için yeni bulduğumuz bir dünya üzerine konuşmaya geldim. Biz Wereltliler hâlâ buraya duygusal yoldan bağlıyız. Bir felaket geliyor. Buna karşı sizi uyarmaya geldim. Bir süpernova patlaması doğruca güneş sistemine doğru yola çıktı.
Geç kaldın. Öleceğiz burada. İsyancılar dışarıya bizi izole edecekler. Yemeğimiz kalmayacak ve biz de bu yanan tapınaklar gibi yanacağız kızgın Ragon’un altında. Yaptığın eylem anlamsız ama şuan umut bağlamaktan başka yapacak hiçbir şeyim yok. Özgar’ın tapınağına az kaldı. Ayrıca süpernova da ne?
Şu geceleri yanan el fenerleri dediğin şeyler aslında bir alev topu. Yakıtları bittikten sonra patlamaya başlıyorlar.
Sana inanmamam gerektiğini düşünüyorum ama yüce tanrımız bizi buluşturduysa belki bir kurtuluş var demektir. Özgar senin cezanı verirdi zaten. Bu süperoval denilen şeyi anladım sanırım.
Bu tiyatro oyununda oynayanlar perdenin olmadığını biliyorlardı. Dünya, tarihinin en kanlı ideolojik savaşlarından birine sahip oluyordu. Peki, bunu ateşleyen ateş kaynağı neredeydi?
Libertia’nın yanında bulunan nil gölünde geceyi geçirdikten sonra daha aşağıya, Kızılkoy’a geldiler. Burası dünyada kalan birkaç yeşil yerlerden birisiydi. Nil’in önünün kesilmesinden dolayı eskiden Etiyopya olarak bilinen bu topraklar doğal bir koy olmuş. Az sayıda kalan hayvanlara ev sahipliği yapmaya başlamıştı. Burasının eski dünyadan tek farkı turuncu olan gökyüzüydü. Kalın duvarlar, büyük zırhların içinde nöbet tutan askerler ve büyük silahların arkasından gelen müzik sesleri… İnsan neredeyse medeniyet oradaydı. Kapıları çelikten yapılmış bu yere giriş için sorulan sorular sanki gezegeni terk etmeye çalışan insanlara sorulan geçiş vizesi soruları gibiydi ama eğer içeride bir tanıdığınız varsa oraya rahatlıkla girebilirdiniz. Planlı olduğu düşünülen ama yolsuzluklarla dolu olduğu da söylenen bu şehir, büyük olay öncesi orta doğusuna benzer yapısı ile suça elverişliliğini koruyordu. Garip olan şuydu ki, tanrının bizzat kendisinin burada yaşadığı biliniyordu. Tanrı zenginliğinden bir şey kaybetmediğini, tanrının halkının ise kendi aralarında hırsızlık üzerine kurdukları ekonomik bir düzenle geçindiği söyleniyordu. Yaşlı adam, Khastan miğferi istedi çünkü isyancı olmak tanrıya karşı gelmek demekti ve buraya gelen isyancılar bilişsel yolculuk isimli acılı bir süreç ile tanrıya itaat ettirilip muhafazakârlara gerekli istihbaratı sağlıyordu. Sonrasında ise sağ kurtulan bir isyancı henüz kayıtlara geçmedi zaten. Ya canlı bomba oluyorlardı ya da deneylerde kullanılıyorlardı. Halkı isyana teşvik eden sanatçılar ise duyma yetilerini bu acımasız insanlara teslim ediyorlardı. Masum insanlar ise zamanla gaddarlaşıyorlardı.
Yaşlı adam miğferleri koltuğun altına sakladıktan sonra ilerideki kapı önü muhafızına yaklaştılar. Tek bir kelime dahi konuşulmadan retina taraması yapıldı. Kulakları tırmalayan tiz bir ses ve gözleri kör edebilecek bir şekilde çıkan yeşil ışıktan sonra yıllardır açılmamış gibi duran kocaman paslı kapı ileriye doğru bir metronomun eşliğiyle açıldı. Dönen dişlilerin çıkarttığı seslerin bataklığına saplandı doğa. Bu dişliler belki uzunca bir süredir açılmıyordu ki zaten içerisinin çok dağınık ve bulunduğu toplumun şartlarına göre daha ilkel bir toplum olduğunu buraya gelen tüccarların uzun zamanlar önce yazdığı kitaplardan duyup, bunun doğru olduğunu da buraya gelerek teyit edebilirdiniz.
Seninle buraya kadar gelebileceğimi düşünmezdim. Hatta beni buraya getirmezdin diye düşündüm. Burasının gerçekten bir düzene ihtiyacı var. Dedi gülerek Khas.
Devamını okumak istersen...
0 notes