yigitguralp
yigitguralp
yiğit güralp SENARİST, YAZAR
32 posts
[email protected] https://twitter.com/nerdebuadamyahu https://www.instagram.com/nerdebuadamyahu/ https://www.wattpad.com/nerdebuadamyahu
Don't wanna be here? Send us removal request.
yigitguralp · 7 years ago
Note
Yazdıklarınız çok samimi çok bizden, gösterişsiz ve kalbe dokunan cinsten. Var olun. Var oldukça yazın lütfen. Samimiyetin kaybolduğu bu dönemde, merak ettiğim şey şudur, nasıl bu kadar içten yazılar kaleme alabiliyorsunuz? (Bu tumblr hesabını aktif bir şekilde kullanıyor musunuz bu sorumun cevabını alabilir miyim bilmiyorum ancak yine de yazmak istedim.)
Hayli uzun zamandır kullanmıyorum. Ağustos ayından itibaren Masa dergide her ay yazmaya başladım. @yigitguralp instagram ve twitter hesaplarımdan güncel olarak takip edebilirsiniz dilerseniz, genellikle paylaşımlarımı bu iki mecradan yapıyorum. Sevgiyle
1 note · View note
yigitguralp · 8 years ago
Link
Sevgili kardeşlerimin yayıncısı olduğu "Filme Gitmeden Önce" youtube kanalını takip etmenizi öneririm. Bu hafta kanalda, benim hazırladığım sürpriz bir dosya da yayında olacak. Sinema severlerin bilgisine😉
1 note · View note
yigitguralp · 8 years ago
Text
Kong: Skull Island “Adada Olan Adada Kalır”
Tumblr media
Bugün sizlere elmalı turta yaptık. “Hiç de tarçınsız elmalı turta olur muymuş yaw?” demeyin diye içine elbette bolca tarçın koyduk. Bir elmalı turtanın olmazsa olmazı pudra şekerini üzerine gezdirmeyi de ihmal etmedik, “yahu yapmışken insan şunun üzerine biraz da ceviz dövmez mi” demeyin diye, hafiften dövülmüş ceviz de serptik.
 Ne mi bu? Aslında klasik bir King Kong filmi tarifi.
 Hani her maçını “şu meşhur çalımından da biraz atsa, şu efsane sol ayağıynan da doksana iki şut çaksa” diye izlediğiniz futbolcular vardır ya. Eğer bu numaraları yapmazsa “bu maç zevk vermedi hacı” dersiniz hani. İşte bir King Kong filmi seyircisinin de illa görmek istediği numaralar var.  Keza King Kong sinema evreninin en büyük güreşçisi. Filmin yaratıcıları da bu temel detayı atlamamış. Ve bu pehlivanı 10 yılda bir ringe çıkartıp dövüştürüyorsak en klasik numaralarından yaptırmazsak “bu nası Kong filmi olm” diye yuhlanırız, sahneye de çürük domatesi yeriz demişler. (bkz. Rotten Tomates)
Tumblr media
Özetle filmde Kong’a klasik numaralarının hepsinden biraz biraz yaptırmışlar. Ama tadımlık. Şöyle iki T-Rexi kafa kafaya tokuşturup aralıksız 15 dakika dövdüğü doyurucu bir sekans izlemek isterseniz Peter Jackson’ın 2005 versiyon King Kong’unu açıp izlemeniz gerekir.
Yine de filmin sonunda Kong, bu filmin baş kötüsü olan mahlukatın çenesini şöyle bir güzel ayırıp, “eytereh be yea, o diliyi gotüye sokarım” cinsinden bir orgazm yaşatıyor onu da söyleyeyim. Buna spoiler diyemeyiz keza Kong bunu ille bir yapıyor.
Tumblr media
Ve yine klasik olarak Kong ile esas kız arasında bir empati, yine Kong’un esas kızın yavuklusuna “iyi bak lan bu kıza, kıymetini bil, onu üzeni ben de üzerim” bakışını şöyle bir fırlatması, Kong’un suya düşen kızı dev avucuyla sudan alması ve hatta kız avucunun içindeyken Yeşilçam kahvesinden gelen figüranlarla tek elle dövüşmesi gibi klasik numaralardan hep var. Ama dediğimiz gibi, tadımlık.
Tumblr media
Filmin yaratıcıları, bu klişeleri tek tek yerine getirirken “hep klişeyle de karın doymaz, seyirciye yeni bir şeyler de verelim” demişler ve bu defa klişeleri Vietnam formatında bir atmosfer ve renklendirme kurarak anlatmayı tercih etmişler. Orman yeşili ile ateş kızılı arasında gidip gelen bu şık renk anlayışı, filmi diğer King Konglar içinde ayrıca hatırlanacak bir biçime sokan tek unsur.
Filmin iki alt metninden bir tanesi de yine Vietnam’dan ilham alıyor.  “Adaya neden gittiklerini” soran askere gelen cevap olan “Ne için gittiğimizi bilmeden gittiğimiz ilk coğrafya da, girdiğimiz ilk savaş da bu değil dostum” sözü, filmin en güçlü cümlesi. Amerika’nın bugün halen en temel çelişkisi olan emperyalist gasplarına bir selam çakıyor.
Tumblr media
Filmin ikinci alt metni “doğanın dengesinin üzerine kurulduğu besin zincirine” vurgu yapıyor. Birkaç yıl önceki kene salgınını hatırlarsınız. Bazı haşereleri öldürsün diye bastılar çayıra çimene tarım ilacını. O ölen haşereler meğerse keneleri yiyormuş. Sardı dört yanı keneler, hepimizi yediler. İşte kötü ve beyinsiz sandığımız Kong’un da aslında doğada temsil ettiği bir konum var. Kong ahtapot dilli yaratıkları avlayacak ki, o yaratıklar da dünyayı sarıp insanları tehdit etmesin di mi? Üstelik Kong türünün son örneği. Sen şimdi bu gorili öldürürsen olacak iş mi? Kim yok edecek tarlaya dadanan kımıl zararlılarını. Zaten o yüzden Kong’a Kral diyorlar. (bkz. King Kong.)
Tumblr media
Zaten yaratıcı ekibin planına göre bu yeni Kong’un görevi bir film ile de sınırlı değil, Kong yaşayacak ki 2020’de Godzilla ile kapışacak. (bkz. Godzilla vs. Kong) Filmin sonunda gelecek filmle ilgili de ekstra bir sahne var.
Dönelim yine filmimize. Ne diyorduk, alt metinler. Biz uzun bile anlattık, filmin bu alt metinlerle kaybedecek vakti yok. Kong’u zaten bize daha ilk dakikadan gösteriyor. Filmin devamında da Kong’u aksiyona sokmak için ikinci yarıyı beklemiyor. İlk yarının ortasında Kong tüm heybetiyle arzı endam eyliyor. Alıyor eline odunu, veriyor Allah veriyor. (odunu verme tabiri ile ne demek istediğimi filmi izleyenler ve izleyecek olanlar gayet iyi anlamıştır ve anlayacaktır) Canavarın olaya bu kadar erken girip, aksiyon fırtınası estirmeye bu kadar hızlı başlaması bu tür filmlerde alışkın olduğumuz bir durum değil.
Buraya da bir parantez açalım. Canavarı en başta mı görmeliyiz, yoksa film boyunca varlığını hissettirip finalde göstererek orgazmı üçe beşe mi katlamalıyız ikilemi sinema tarihiyle yaşıt olsa da en belirgin haliyle 1975’de Jaws ile birlikte hayatımıza girmişti. Jaws bize yaratığı tüm bedeniyle göstermeyip, büyük gösteriyi filmin son çeyreğine saklamayı tercih etti. Biraz da teknik zaaflar bunu gerektiriyordu ama bu saygı duyulan ve seyirciyi daha çok gerip merak ettiren bir anlatım başarısına dönüştü.
Spielberg’in çekmediği sonraki Jaws’lar seyirciye ilk dakikadan son dakikaya kadar bolca görünen daha çok köpekbalığı görüntüsü vadetti. Daha çok görünen köpek balığı da işin gizemini yok etti ve canavarın bol göründüğü bu tür filmler hem bu yönden hem de başka kusurları yüzünden başarısız filmler olarak tarihe geçti.
Yeni Kong filmi canavarı bolca gösterip, çok da kötü bir film olmamayı beceren ender filmlerden biri olmuş. Canavarı ne kadar gösterirsen ne kadar iyi bir film olur konusu ise uzun bir konu. Bunun için sonra uzun bir makale daha yazarız. Ve filmin Godzilla ile bağlantısını da orada uzunca anlatırız.  
Tumblr media
Bu kolpa yazıda karakterlere de uzun uzun değinmek isterdim ama inanın değinilecek bir durum yok. Filmdeki pek çok karakterin kalabalık etmekten başka ne işe yaradığının belli olmayışına en güzel örnek adadaki yerli kabile. Diğer karakterlerin çoğu gibi onların da hikayeye dişe dokunur bir katkısı yok. "Abi servis aldı AKM'nin önünden hepimizi, bana dün bu mızrağı verdilerdi, ben bugün kalkanı alayım rolüme yenilik katayım dedim ama devamlılığı mı neyi varmış bugün de yine mızrağı verdiler, makyajımızı güzelce yaptılar, haftalığımızı da peşin aldık, ışık tamamsa çıkıcaz yerlerimizde durucaz evelallah" şeklinde poz veren bir avuç figürandan ibaretler. 
Efendim, nasıl ki Yeşilçam’ın Erol Taş gibi Ahmet Tarık Tekçe gibi hemen her filmde görmeye alıştığımız bir kötü adamı var. Samuel L. Jackson da Hollywood’un Erol Taş’ı olma yolunda emin adımlarla ilerliyor desek yalan olmaz.  Deep Sea Blue’dan bu yana, yaratık tarafından iştahla mideye indirilen kaçıncı Samuel L. Jackson parçalanışı, Kingsman: Secret Service vs. derken babanın bu kaçıncı kötü adam performansıdır sayamamaya başladık. Ama Kong ile Samuel abinin birbirine “öyle uzaktan uzaktan hiç konuşmadan” kim daha ürkütücü bakar dercesine öyle bir göz kısışları var ki; “İyi Kötü ve Çirkin”deki Sergio Leone kadrajlarının ardından en akılda kalıcı kesişme planları.
Tumblr media
Yeşilçam demişken şunu da söylemeden geçmeyelim, nasıl ki Yeşilçam’ın üç filmden birinde mutlaka duyduğumuz Yunus’u Yedi Karanfil melodisi var, White Rabbit şarkısı da Hollywood’un Yedi Karanfil’i olmuş durumda. Üç filmden birinde mutlaka duyuyoruz. Bu filmde de dönemin en baba şarkıları filmin anlatısında öne çıkıyor, keyifle filmle eşlik ediyor.
Tumblr media
Son olarak Kong’un postuna yani kürküne gelirsek, şöyle diyebiliriz ki bu defa kendisine düşük göt pantol dikmişler. Bir goril gibi dört ayağı üzerinde ilerlemeyip, inşaat amelesi gibi omuzlar hafif önde, göğüs çıplak, götü beli düşük şekilde iki ayak üzerinde yürüdüğü için ben kendisine bu yakıştırmayı yaptım. En iyi kostüm adaylığında şansları yok çünkü dünya düşük götten “dar kot”a doğru yürüyor. Seneye Oscar Goes To Skinny Jeans yani, Kong eli boş döner.
Tumblr media
Zaten film de bunu söylüyor:
“Beni izle, eğlen ve çok da şaapma…
Önümüzdeki filmlere bakacağız…”
Yiğit Güralp, Mart 2017
Tumblr media
1 note · View note
yigitguralp · 8 years ago
Text
John Wick: Chapter 2
Tumblr media
"Kanunsuz yaşayanların kanuna ihtiyacı yok” sanıyorsanız yanılıyorsunuz. Kanunsuzların da kanunları var ve bunun adına bizde en bilinen adıyla “racon” diyorlar. İlk filmi klasik ama stil sahibi bir intikam omurgasına oturtan John Wick, ikinci filmi söz konusu bu “raconlar” üzerine kuruyor. 
Nitekim, kanunsuzlar, kendi kanunlarını uygulamakta son derece katılar. Ve elbette; “kanunsuzların kendi kanunlarına çok bağlı oluşları kaçınılmaz bir sonuç doğuruyor: Kanunsuzlar, içlerinde kanunsuzların kanunlarına uymayanlar çıkarsa bunları asla affetmiyorlar” Yasa dışı düzenin bile adı üzerinde bir düzene, nizama, intizama ihtiyaç duymak zorunda olduğu hakikatini alt metnine yerleştiren film, seyircisine; terzisinden, oteline kadar Suç’un nasıl da butik, kurumsal ve yakası ilikli bir sisteme dönüştüğü üzerine gayet stilize bir metafor sunuyor. Bu metaforu sunarken ilk filmdeki stilize anlatımını aynen koruyor.
Tumblr media
“John Wick : Chapter 2”; Yavuz Turgul’un Kabadayı filmindeki “Kabadayılığın bile bir raconu vardı, hapçı, kokocu gençler raconu da piç etti” anlatısıyla kardeş bir kötü adama ev sahipliği yapıyor. Ama kötü adamın işi zor, keza tıpkı Sürmeli hesabı “John Wick’deki göt de kimsede yok!” 
Buraya kadar ki sözlerimiz, “bu film ne anlatıyor yeaa”cılara gelsin, belki lazım olur. 
Tumblr media
Film, kendisinden de beklendiği üzere gayet havalı bir “Arabam şekil, önümden çekil” sekansıyla başlıyor. Film sponsor markalarını bu sekans boyunca filme itinayla yerleştiriyor. Hollywood’un “amma sponsor almışlar yea diyen Türk seyirciyi çok da sallamadığı” aşikar. 
Tumblr media
Pataklamaya olduğu kadar pataklanmaya da hayli talimli olan John Wick yine yeminini bozmak zorunda kalıyor ve kendisinden beklenen odunu “ver Allah’ım ver, ver Allah’ım ver” şeklinde hak eden herkese en sağlam şekilde veriyor. Ve film yine kendisinden bu anlamda beklenilen eğlenceyi hayli tatmin edecek şekilde bir silah fuarı şeklinde sürüp gidiyor. 
Koreografi çok çeşitli değil ve kendini tekrar ediyor. Eğer bu John’un klasik stili olarak düşünülmüşse tamam. Çünkü John ilk kötü adamı üzerinden aşırtıp kolunu ters büküyor, gelen ikisini çat çat vurup kolunu büktüğü adamı da kafasına sıkarak en son vuruyor. Ve aynı taktikle 100 kadar adam haklıyor. John bununla da kalmıyor, “senaryoda bir kurşun kalem görürsek o mutlaka düşmana saplanmalı” kuralının da hakkını veriyor. 
Tumblr media
Şehirdeki hemen herkesin, sistemin bir parçası haline gelmiş olması filmin en sıkı anlarından. Bu anlamda cast direktörünün bir çizgi roman atmosferi yaratılmasına fazlasıyla yardımcı olan çok iyi vücutlar ve yüzler seçmesi alkışı hak ediyor.
Karanlık ve sert adamların taş kalbine bakmayın siz, hepsi taklacı güvercin besler, atmaca uçurur biliyorsunuz. İstanbul Çeliktepe’den ya da Deliyürek dizisinden aşina olduğumuz Miroğlu ve Kuşçu teması New York’ta da karşımıza çıkıyor ve Matrix’in Neo’su: John Wick’in yolu; Matrix’in Morpheus’u: Bowery King (Cılız Kral) yani Laurence Fishburne ile kesişiyor. 
Tumblr media
Matrix severlere güzel bir karşılaşma hediye eden film finale koşarken kendisine modern sanat müzesini mekan olarak seçiyor. İlk filmdeki gibi daima başrolde olan müzik, finalde Vivaldi’nin 4 Mevsiminden itinayla seçtiği melodileri en çarpıcı şekilde yeniden aranje ediyor ve kulaklarda enfes bir lezzet bırakıyor. 
Tumblr media
Dört bir tarafın aynalarla çevrili olduğu bir mekanda, kameraları ve dev set ekibini ama kimi hilelerle ama kimi cambazlıklarla hiç göstermeden, hayli zor ve neredeyse imkansıza yakın bir sekansa daha imza atan film, sinema sanatındaki bu teknik yaratısı ve hüneriyle aynı zamanda kendisine “boş bir film” diyen eleştirmenlerin daha önce bir film setinde bulunmamış oldukları gerçeğini de açığa çıkartıyor. 
Tumblr media
Sonuç: Kanunlara uymayanlar kanunsuz olur. Peki ya kanunsuzların kanunlarına uymayanlar ne olur? İşte üçüncü film bize bunu anlatacak gibi görünüyor. Heyecanla bekliyor olacağız. 
 Yiğit Güralp Mart 2017
Tumblr media
0 notes
yigitguralp · 10 years ago
Text
Jurassic World Notları 2015
Tumblr media
Dün #JurassicWorld günüydü. Emre Hocamız her şeyi özenle seçer, tişörtünü de yine özenle seçmişti, üzerindeki dinozor iskeleti Yale Pebody Müzesindeki hakiki dinozor iskeleti. Harikulade bir insan, onu yakından tanımak büyük bir şans. Yine unutulmaz bir gün oldu. Filme gelince, çok basit notlarla özetleyeceğim. Daha önce forumlarda izleyenlerin ya da sinema yazarlarının  çok da değinmediğini gördüğüm birkaç noktadan bahsedeceğim.
Ama öncelikle her zaman söylediğim üzere, hiç kimsenin film yorumuna takılıp da bir filme gitmemezlik etmeyin, gidin, görün, kendi fikriniz oluşsun, yorumları daha sonra okuyun, onlar ne düşünmüş, siz ne düşünmüşsünüz, bunu karşılaştırın, film izlemek bu düşünceleri karşılaştırmak, bunları konuşarak sosyalleşmek için de güzeldir;) 
Yine de gitmeyenler için bir tüyo verelim, filmi bulabileceğiniz en büyük perdede izleyin. Asla ortalama bir perdede izlenecek bir film değil.
Yazının bundan sonrası filmi izlemeyenler için değil izleyenler için:)   Jurassic World; içinde bir adet Hitchcock'dan "Kuşlar" sahnesi, "Predator" filminden çıkma, ormanda kamufle olabilen bir adet dinozor ve hatta yine Predator filminden Vietnam ormanında bir adet av sahnesi, biraz Deep Sea Blue filminin hikayesi ve karakterleri, bol bol Jaws ve 1993 Jurassic Park göndermesi içeren ortaya karışık bir film olmuş. Olmayan tek şey seyirciyi koltuğa çivileyen Spielberg usulü gerilimdi. Bu dördüncü film, dev bütçesi gişede yaş sınırına takılmasın diye yapım aşamasında özellikle soft tasarlanmış belli ki. Bu amacına da ulaştı, masrafını daha ilk günlerden çıkarıp büyük bir gişe başarısına imza attı. Ancak bu gişe başarısına rağmen benden 1 yaş büyük yönetmene de film 1 numara büyük gelmiş bence. Daha önce zaten az sayıda kişisel ve küçük film yönetmiş ve hiç bu türde büyük bir film yönetmemiş, senarist olarak da projeye katılmış olan yönetmen, senarist arkadaşları ve yapım tasarımcısı ekibiyle birlikte  bize koca 2 saat boyunca hiçbir oyuncaklı numara kurmamış. Büyük şeyler beklediğiniz her sahnede insanoğlu av olmaktan çok basit yollarla ve hemencecik kurtuluyor. Ay şimdi yakaladı, of şimdi ısırdı, aaa hiç beklenmedik şekilde kurtuldular gibi insanı koltuğunda hop oturup hop kaldıracak hiçbir numara koyulmamış filme. Ayrıca bize adayı da kroki olarak anlatacak atmosferi kuramamış. Bu yüzden karakterler bir alan bütünlüğü içinde bir harita izleyerek hareket etmiyorlar, film için kurulmuş set uplardan set uplara geçiyorlar. Bu da izleyici de kapana kısılmışlık, şöyle yaparak kurtulabilirler gibi filme katılım mekanizmalarını işletmiyor. Hoolywood’un 2010lar hastalığı olan uzun dialoglu adeta dizi gibi aynı mekanda uzuuun sahnelerle 1 saat kadar geç başlayan yani aksiyon startını filmin ikinci yarsına bırakan senaryo modeli bu filmde de karşımıza çıkıyor. Avengers’ın ilk çeyreğindeki dizi izler gibi izlediğimiz tek mekanda 15 dakikalık gece kokteyli sahnesi gibi burada da uzun uzun konuşulan 8-10 dakikalık bir raptor eğitim alanı sahnesi var. Kimse kusura bakmasın bu anlatım dili ve sürükleyicilik açısından son derece amatör seviyede olan açık bir kusurdur.  Filmin iyi yanlarına gelirsek filmin kimi yerde ansızın patlayan esprileri güzel, castı güzel, Emre Kongar Hocamızın da altını çizdiği üzere felsefesi güzel. Bu anlamda filmi yazan senaristler son Maymunlar Cehennemi serisini yazmış ve Avatar 2,3 için çalışmakta olan isimler. Maalesef klasik başarı ve klasik başarısızlıkları bu filmde de göze çarpıyor. İlk Maymunlar Cehennemi'nin güzelliği ve ikinci filmin ruhsuzluğu arasında gidip geliyor Jurassic World. 
Bir de yazar ve yönetmenler açısından mental bir problem var yeni nesilde. Ona öeef artık çok saçma, buna öeef artık çok klişe derken oyuncaklı numaralardan kaçıp gerçeklik yaratmaya çalışıp hiçbirini beceremeyip filmlerin ruhundan çalıyorlar. George Miller Mad Max'de saçma dememiş, klişe dememiş finalde gitarı objektife doğru fırlatmış, adam ben 3D film çekiyorsam onun trüklerini de kullanırım demiş ve finalde gitar 3D'de burnunuzun ucuna doğru fırlıyor. Eski tüfekler filmi daha eğlenceli hale getiren bu numaraları kullanmaktan çekinmezken gençlerin aşırıya kaçmakta imtina eden bu snob tutumları çoğu filmin ruhuna turp sıkıyor açıkçası. Biraz uçmayı biraz çılgınlık yapmayı öğrenmek zorundalar. Ben bu yönetmen ve bu yazarların künyede yazılı olduğu filmlere gitmeden önce iki kere düşüneceğim artık. 1993'deki Jurassic Park'ı özlemeye devam edeceğiz ama perdede bu adayı ve dinozorları görmek yine de güzel. Yiğit Güralp
1 note · View note
yigitguralp · 10 years ago
Text
UÇTU UÇTU ZEKİ MÜREN UÇTU...
youtube
Bundan tam 55 yıl önce bugün, 25 Nisan 1960′da Zeki Müren sahneye uçarak gelmiş. Nasıl yani değil mi? Öyle işte:) Bu bilgi İletişim Yayınlarının 2015 için çıkardığı Edebiyat Takviminin bugünkü yaprağında karşıma çıktı.  Hemen araştırdım. Maalesef bu sahne showu ile ilgili bir görsel, en azından detaylı bir bilgi bulamadım, belki birilerinde vardır.
Tumblr media
Burada paylaştığım iki fotoğraf ise farklı bir tarihte yani 1966 yılında Zeki Müren’in İzmir Fuarında sahne almak için İzmir’e gelişindeki hava alanı karşılanması. Uçtuğunu göremedik bari uçaktan inişini koyayım dedim:)
Fotoğraflara dikkatle bakacak olursak, kral tacının altına yazılı "Canım Egeme Saygımla Geldim" detayı on numara. Eller üzerine kral tahtıyla taşınırken en önce boynunda çiçekler asılı siyahi kardeşimiz ise showda fantastik anlamda sınır tanımadıklarının bir göstergesi:) Bu taçla birlikte Roma Kraliyet törenleri misali bir tahtırevanla oteline kadar taşındığı yazılı kaynaklarda anlatılıyor. Halkın kendisine müthiş bir sevgisi var. Michael Jackson'un sırtına jet motoru bağlayarak sahneyi uçarak terk ettiği Budapeşte konserinin DVDsi evimizde arşivimizde var ama Zeki Müren'in sahneye uçarak inişini sadece biliyoruz henüz göremiyoruz. Ne yapalım bir gün umarız gün yüzüne çıkar. Gelelim EN ÜSTTEKİ videoya. Şimdilik Zeki Müren'i uçarken görmek isteyenler için bir sinema filmindeki şu sahneyi tavsiye edelim. Filmin adı “Düğün Gecesi”. Bir romantik komedi. Filmin finalinde Zeki Müren şehri terk etmekte olan sevgilisi Türkan Şoray’ın uçağına son anda yetişiyor. Önce “durdurun uçağı ineceğiz” diyor:) Uçak durmayınca da “çare tükenmez paraşütle atlayacağız” diyor ve evet kapıyı açıp direkt atlıyorlar:) Saçma mı geldi? E “Hızlı ve Öfkeli 7″de uçaktan atlayan arabalar saçma gelmedi filmi 3 milyon kişi izledi de bu mu saçma geldi:) Film efendim bunlar, çok da takılmayın, eğlencesine bakın. Zeki Müren sevgilisi Türkan Şoray ile birlikte atlıyor ve paraşütleri açılınca gökyüzünde ona şarkılar söylüyor;) Nerede o eski çılgın, deli dolu romantik komediler. Kaçırmayın mutlaka izleyin, sinema candır;)
Herkese güzel bir hafta sonu dileklerimle;) 
YG
8 notes · View notes
yigitguralp · 10 years ago
Text
Birinci Tekil Şahıs
Merhamet müsameresi perdelerini kapatıyor.
Sana da… Bana da… Onlara da…
Artık herkes için yalnızca Allah var.
Kimsenin sahnesinde hiç kimse,
Birbirine böyle oyunlar oynamayacak.
Huzurlu akşamüzeri uykularından öte tasvir edilebilen,
Bir yalnızlık tanımı da artık olmamalıdır ve olmayacak.
Kalp, hiçbir mengenenin çeperinde ezilmeyecek,
Hiçbir şiddet, mantığı ve teni esir almayacak.
Üryan, bir ruh sıfatıdır artık,
Benlik, bir bayrak,
Vicdan da bir daha,
Bağışlanamaz günahların kahramanı olmaya kalkmayacak. 
Yükler hafif, uykular geniş ve başka ne varsa dardır artık.
Enlemesine ve boylamasına sevişilen yataklar dahi olmayacak.
Masalar, odalar ve locaları boş ver.
Diyorum ki öznesi sevgili olan hiçbir cümlenin;
Yüklemi ne sevda ne de aşk olmayacak.
Merhamet müsameresi perdelerini kapatıyor artık.
Sezonda oyunlar hep tek kişilik oynanacak.  
Yiğit Güralp - Eylül 2011
 2007 yılında Kavak Yelleriiçinde yazdığım şiirimsiler içinde en bilinen ve sanırım en çok sevilen “Üçüncü Tekil Şahıs” olmuştu. (Bunların şiir olabilmesi için çok uzun yıllar sonra halen okunuyor olması gerek diye düşünürüm, o yüzden yazdıklarıma şiirimsi diyorum)
Dört yıl sonra bir gün şöyle düşündüm. Üçüncü Tekil Şahıs’ı söyleyenler, yani hayatta kendini müzmin yalnız hissedenler, yalnız bırakılanlar, dostları ve sevdikleri tarafından kalpleri kırılanlar ve sürekli affedenler, bir gün kendi yalnızlık cumhuriyetlerini ilan etmeye karar verirlerse ne söylerler? Affetmeyi bırakmanın karar günü ne söylerler? Sonra oturdum ve Birinci Tekil Şahıs’ı yazdım. Birinci Tekil Şahıs olmak Üçüncü Tekil Şahıs kalmaktan daha az acı verir belki. 
Kendinden başka kimseye değer vermeyen insanları sevmesem, taş bir kalbi kimseye önermesem de, affetmenin büyüklük olduğunu düşünsem de, bencillik de dile gelebiliyor bazen. Birinci Tekil Şahıs, tüm bencillere bencillik ile verilmiş bir cevap.
9 notes · View notes
yigitguralp · 11 years ago
Text
Ertem Eğilmez Anlatıyor:
Tumblr media
Sinema çok yaygın bir sanat eseridir ve sinema; sanat sineması - ticari sinema diye ayrılamaz. İyi sinema, kötü sinema vardır sadece. Sanat sineması- ticari sinema diye ayrım yapanlar için en güzel film şudur: Film hiç iş yapmayacak, sanat filmi olacak ve kimse anlamayacak. 
Yahu bunu toplumlar, kitleler izlesin diye yapıyorsun. İnsaf et. 
Ben bunlara aydın bozuntusu diyorum. Bunlar bugün çıkmamış. 14. Lui'nin sarayından beri var. Diğer sanatlar, resim, müzik, edebiyat gibi sanatlar hep bu entelektüellerin elindeymiş. Halk fazla ilgi duymuyor. Çünkü okuryazarlık ve eğitim gerektiriyor. Sinema önce bunların elinden kurtulmuş. Şansı da bu olmuş.
Sinemanın sanat niteliği taşıdığını çakamamışlar. Çünkü sinema halk eğlencesi gibi doğmuş. 1905'ten 1925'e kadar özgürce doğduğu halkın kucağında gelişmiş. Sonra bunlar birden sinemanın sanatını keşfetmişler. Eyvah. Bir sanat eseri var ki biz bunu halka kaptırdık. Nasıl geri alalım? Ayırırsın halk sineması - sanat sineması diye. Halk sinemasının adı da kolay: Ticari sinema. İşte ondan sonra sinemanın içine edilmiş. Ertem Eğilmez
Tumblr media
5 notes · View notes
yigitguralp · 11 years ago
Text
İsmini Vermek İstemeyen İzleyici
Tumblr media
Aramızda biri yaşıyor farkında mısınız?
İsmini vermek istemeyen izleyici o…
Sabahın bir köründe yatağından kalkıp, günün ilk canlı yayını için hazırlanıyor. Program başlar başlamaz ilk sabah telefonunu açıyor, söylemek istediği ne varsa canlı yayında hepsini bir bir dile getiriyor. Bazen eşini aldattığını itiraf ediyor, bazen gayrı meşru çocuğuna ilk kez sesleniyor, bazen gıcık olduğu ünlüye laf sokmak istiyor, bazen de sırf kafası bozuk olduğu ya da canı sıkıldığı için aradığını söylüyor…
Her zaman hazır o… İsmini vermek istemeyen izleyici…
Programlar gün boyunca sürüyor… İçerikler değişiyor… Kanallar değişiyor… Sunucular değişiyor… Gündem değişiyor… O ve monitörün altında beliren ismi hiç ama hiç değişmiyor…
İsmini vermek istemeyen izleyici o…
Tumblr media
Bazıları konuşan Türkiye olduğunu söylüyor onun… Bazıları o varoldukça böyle programlar yapmaya devam edeceklerini söylüyor… Bazıları ne kadar duyarlı olduğunu söylüyor, ne kadar cesur… Aslında hiç biri, hiç birisi değil o. O yalnızca ismini vermek istemeyen izleyici…
Evde karısına söz geçiremeyen, işte patronun altında ezilen, her gece kocasından dayak yiyen, telefonun ucundaki meşhur ses o… Birileri başarılı olabiliyorken o bir türlü olamamış, hayallerine varamamış, okumuş etmiş ama bir türlü istihdam da olamamış, telefonun ucundaki meçhul ses o…Cismini çoktan teslim etmiş ama ismini vermek istemeyen birisi o… TV ile yetinmemiş, yumurta kafa hesaplar açmış, bir nick arkasına saklanmış, Peyami Safa olabilmeyi zaten geçtim, Server Bedi bile olamamış nice insandan bir tanesi o... İsmini vermek istemeyen izleyici o…
Akşamdan Avrupa Birliğine bastırılmış bir ülkenin konuşan ama ismini vermek istemeyen sesi o…
YG
3 notes · View notes
yigitguralp · 12 years ago
Text
Sekiz yıllık "SINAV"
Tumblr media
Sekiz yıl oldu Sınav vizyona gireli. Kandil geceleri gösterilen "Çağrı" filmi gibi her sınav vakti gösterilsin, klasik olsun diye düşünmüştüm "Sınav"ı yaratırken. Ama doğruları söyleyen her proje gibi "Sınav" da televizyonlarda az gördüğümüz bir film oldu.
Neyse ki sosyal medyada halen yaşıyor. Az önce Facebookdan geldi haber. 2 saat önce paylaşılmış ve 2 saatte bin kişi beğenmiş yüzlerce kişi paylaşmış. İsmim yazmıyor. Ama gurur duydum.  Yazdığım replikler koca adam olmuş da babasız ayakta duruyor. Sekiz yıldır halen hatırlanıyor, paylaşılıyor. Bir sanatçı başka ne ister ki.  Teşekkürler Yiğit Güralp
10 notes · View notes
yigitguralp · 12 years ago
Text
Uzun Hikaye 2 "Hak Hukuk Deyince Ne Anlıyoruz"
Tumblr media
Filmden hatırlarsınız.  Ali çalıştığı okulun bodrumunda; bir köşeye atılmış bir daktilo bulur.  L harfi düşmüş Remington marka bu daktilo ile geceleri gizli gizli yazmaya başlar. Yazdıklarını bir dosyada ve küçük bir çekmecede saklar. Saklar, çünkü sakıncalıdır yazdıkları. Haksızlığa karşı susmadığı için her kasabadan sürülürler. Polis basar gece vakti evlerini. O yazılar bulunmasın diye ne yapacaklarını şaşırırlar. Bir gün artık böyle olmayacağını anlayıp bir gazetede yazmaya başlar Ali. Gizlemeden, saklamadan. Sonra başına gelenler yine malum. İşte film için Bulgaryalı Ali’nin daktilosundan çıkan tüm o makaleleri de filmin senaristi olarak yine ben yazmıştım. Filmde tamamı görülmese de kamera şöyle bir gösterdiğinde “öyle bir yazı olması ve o yazının içinin gerçek ve dolu olması” gerekir çünkü. Sinema sizin gördükleriniz ve tam olarak göremediklerinizin birleştiği kocaman bir dünyadır çünkü.  Bunlar kameranın kimi zaman bir iki saniye detaylarını size gösterdiği o makaleler işte. Ali’nin Vagon evde ya da Hanyeri kasabasında yazdığı o yazılar. “Uzun Hikaye”yi Mustafa Kutlu’nun aynı adlı ölümsüz eserinden sinemaya uyarlarken, kitapta bile olmayan her detayın yeniden hayal kurularak anlatılması sanatı.  Hafta başında ilk makaleleri yayınlamıştım, bu da ikinci kısım: 
HAK HUKUK DEYİNCE NE ANLIYORUZ?
Hak nedir? Önce bir sayalım. Kamusal hak var. İnsan hakları var. Kadın hakları var. Göz hakkı var. Kul hakkı var. Bir de Beşiktaşlı meşhur golcü Baba Hakkı var. Neyse onu şimdi boş verelim. Biz göz hakkıdır dedik bir bahçenin mahsulünü herkese eşit ve hak miktarda tasnif edelim dedik başımıza gelmeyen kalmadı. Devletin mülki amiri açıkça diyor ki, “bir devlet mülkü için çalışanlar yalnızca o mülkün sahibi devlet ve onun amirlerine hizmet için vardır” Ulan dürzü. Açtım baktım yönetmeliği. Senin o dediğinden eser yok.
Bunu söylediğim vakit devreye amirin inisiyatifi giriyor. Amir ne derse o olur. Amirin sözleri bir çeşit hukuktur. Amir elleri arkadan bağlı gezinip söylendikçe ayaklı anayasa gibi not almak lazım pezevengi. Yazmak lazım çünkü söz uçar yazı kalır. Ama bunlar müfredat dışında ne okumaya ne yazmaya razılar. Çünkü yazsam, bak dün bunu böyle dedin bugün bunu böyle dedin deme imkanı doğuyor. İşine gelir mi hiç. O bugün bu işine gelecek bunu diyecek. Yarın şu işine gelecek şunu diyecek.
O halde hak hukuk deyince yazılanlardan başka ne anlıyoruz. Söyleyeyim. Bir küpe çiçeği, bir saka kuşu kafesi, uzayıp giden tren yolları, tek yoldaşım oğlum ve geride bıraktığım cennet kokulu Münire’m. Benim hak hukuk denince aklıma gelen bu. Hak ve hukuk üzerine verdiğim mücadelelerde hayatımın biricik ve boynu bükük şahitleri. 
ALİ
ADALETİN ADI ZOPUROĞLU OLURSA
Adaletin adı Zopuroğlu olursa, adaletten zarar gören çok olur. Nedir bazen adalet bilir misiniz? Adı Zopuroğlu’dur. Eşkiyanın düze inenidir. Emin Ağabeyin anlattıklarına bakılırsa bu particilik denen olay başlayınca ortaya çıkan kan emicilerden bir tanesidir.
Sayısı bir değildir. Hani çarşıdan aldım bir tane eve geldim bin tane derler ya, aynı o hesap. Avanta avantayı besler. Bir yerde birken, bir yerde bin olurlar. Biri bir yerde yek olmak istediğinden bir süre sonra kendilerini de birbirlerini yerken bulurlar. Onlar birken de binken de ezilen yine vatandaş olur. Onların kişisel erk baskısına da, iktidar kavgasına da maruz kalan hep vatandaşın ta kendisidir. 
Bu Zopuroğlu’da eşkalde kusur olmasın bizzat onlardan. Benim arzuhalci masama dadandı. Adalete yardımcı oluyorum ya işine gelmiyor. Bunlar kendi hak ve adalet sistemlerini, kendi avanta kat sayıları ölçüsünde, devletten gizli gizli ama yine devletin namına tahsil, tanzim ederler. Sonra leyhlerine geçirdikleri ne varsa kendi hesaplarına istif ederler.
Bu Zopuroğlu’da tahminim odur ki Belediye Başkanı Kamil Zeki Bey ile eli birlik. Bu particilik nasıl bir kokuşmuş kurulu düzendir. Sultandan çekiyordu bu millet, tek parti daha iyi olacak dediler, şimdi çok parti daha da fena oldu. Halkın kendi kendini idaresi, kendi hür iradesi gerçek anlamda mümkün değil mi? Bu gidiş gidiş değildir. Bir gün particilik konusunda ya şöyle bir okkalı yazı ya da bir kitap yazmak istiyorum. O günleri görebilmek dileğiyle.
 ALİ (Ali kitapta ve filmin de sonunda o PARTİCİLİK yazısını yazdı biliyorsunuz. Ve başına neler geldi.  Particilik yazısının Kitapta Mustafa Kutlu'nun kaleminden döküldüğü halini filmde de hiç dokunmadan birebir kullandık. Mustafa Kutu o kadar iyi yazmıştı ki senarist olarak ne bir kelime eklemeye ne de bir kelime çıkarmaya ihtiyaç duymadım) Bugünü Mustafa Kutlu'nun Ali için yazdığı PARTİCİLİK makalesinin fotoğrafı ile bitirelim. 
Tumblr media
Hafta sonunda Ali için yazdığım makalelerin üçüncü ve son kısımında görüşmek üzere.
Yiğit Güralp 
6 notes · View notes
yigitguralp · 12 years ago
Text
Bulgaryalı Ali'nin Daktilosundan,
Tumblr media
Filmden hatırlarsınız. Ali çalıştığı okulun bodrumunda; bir köşeye atılmış bir daktilo bulur.  L harfi düşmüş Remington marka bu daktilo ile geceleri gizli gizli yazmaya başlar. Yazdıklarını bir dosyada ve küçük bir çekmecede saklar. Saklar, çünkü sakıncalıdır yazdıkları. Haksızlığa karşı susmadığı için her kasabadan sürülürler. Polis basar gece vakti evlerini. O yazılar bulunmasın diye ne yapacaklarını şaşırırlar. Bir gün artık böyle olmayacağını anlayıp bir gazetede yazmaya başlar Ali. Gizlemeden, saklamadan. Sonra başına gelenler yine malum. İşte film için Bulgaryalı Ali'nin daktilosundan çıkan tüm o makaleleri de filmin senaristi olarak yine ben yazmıştım. Filmde tamamı görülmese de kamera şöyle bir gösterdiğinde "öyle bir yazı olması ve o yazının içinin gerçek ve dolu olması" gerekir çünkü. Sinema sizin gördükleriniz ve tam olarak göremediklerinizin birleştiği kocaman bir dünyadır çünkü. Bunlar kameranın kimi zaman bir iki saniye detaylarını size gösterdiği o makaleler işte. Ali'nin Vagon evde ya da Hanyeri kasabasında yazdığı o yazılar. "Uzun Hikaye"yi Mustafa Kutlu'nun aynı adlı ölümsüz eserinden sinemaya uyarlarken, kitapta bile olmayan her detayın yeniden hayal kurularak anlatılması sanatı.  İşte ilk makaleler:
BUGÜN SÜRGÜN GÜNÜDÜR 
Buradan da gitmenin günü geldi. Bir kolumda Münire’m, çiçeğim, cennet kokulum. Diğer kolumda Mustafa’m oğlum, ciğerim, arkadaşım. Mahcubum onlara. Bu adalet yanlısı deli adamın rüzgarına kendilerini bırakmış benimle birlikte oradan oraya savruluyorlar.
Her defasında tamam diyorum, söz veriyorum, ailemle buraya kök salacağım diyorum. Ama her yerde köşeleri tutmuş bir mülki amir, bir kolağası mutlaka buluyor beni. Münire ismimi takmış bile “bela mıknatısı” diyor bana. Haklı. Onlar mı beni buluyor, yoksa adaleti garip, çivisi çıkmış bir dünyada bir haksızlığa rastlamamak mümkün mü değil işin içinden çıkamıyorum.
Devlet, adaletsizliği el altından teşvik ediyor adeta. Kurumların başına yahut belli mevkilere getirdiği adamlar öyle ciğersiz dalaksız herifler ki, bir işin ucundan hakkaniyetle, akılla tuttukları görülmüş hadise değil. Benim gibi düzenin içinde başını sallayıp maaşını yevmiyesini almaya razı olmayan adamlar da günün sonunda sürgüne mecburlar.
Ne diyordu Ömer Bedrettin Uşaklı. Kapıldım gidiyorum, bahtımın rüzgarına. Ey bulutlar diyorum, ayrılık var yarına. Adam 42 yaşında veremden hayata veda etmiş bir şair, hem de benim gibi kimi zaman bir memur, kimi zaman mülki amir muavini. Kim bilir neler gördü yaşadı da derdinden verem oldu. Eğilmez başın gibi, dağlar bulutlu efem dizelerini yazmak kolay mı? Boşa yazılmıyor bunca satırlar. ALİ (Ali bu yazsını daktilosu olmaksızın, çıplak eli ve kalemiyle, vagon evin olduğu kasabaya gelmeden çok önce yazmıştır diye hayal ederek "yazmıştım". Kim bilir hangi Anadolu kasabasında, kim bilir yine hangi haksızlığa karşı sessiz duramayıp oradan da sürüldüğünün belli olduğu bir gece) 
GÜLÜMSEMEYE DAVET
Herkesi gülümsemeye davet ediyorum. Bir insanı tanıdım mı ilk işim ona kocaman gülümsemek. Sanki çevremde güzel, aydınlık bir bahçe var, onu da oraya buyur ediyorum. Hem de baş köşeye. Böyle davete icabet etmemek olur mu?
Kimisi geliyor. Bu güler yüzlü dünyama ortak, ona misafir oluyor. Gel gör ki bir de bizim Müdür Bey gibi mıhsıçtılar var. Onlara sabah akşam gülümsesen her bir gülümsemeyi anasına babasına sövmüş gibi alıyor. İnsanlar tuhaf arkadaş. Hayatı biteviye zorlaştırıyorlar. Sonsuz bir ciddiyet hali. Sanki güler yüzlü insanlar laubaliymiş gibi bir takım laf dokundurmalar. Yahu ciddiyetsizlikle samimiyet aynı bir mi hiç? Aynı kefede tartılabilir mi hiç? 
Hiç unutmuyorum Hayat ansiklopedisinde okumuştum.  Yüzümüzdeki kasların büyük çoğunluğu gülümseyince çalışıyormuş. Yani büyük kültür fizik hareketi aslında. Somurtan adamın yüzünün çirkinliği, kırışıklığı, naletliği hep ondan. Allah daima çalışanı sever. Güzelliklerini ona bahşeder. Sağlığın zekatıdır gülmek. Şükretmenin bir türüdür. Çalışmak en büyük ibadettir. Ne olur bir parça gülmeye çalışsak.
ALİ (Ali Doğançay'a geldiğinde Vagon evde kaleme aldığı ilk yazılardan biri olarak hayal edip öyle yazmıştım. Ufaktan ufağa okul müdürünü kafaya takmış bile.)
  L’Sİ KIRIK DAKTİLO
Artık bir daktilom var. L’si kırık daktilo. Müdür Bey diyor ki bu hayra alametmiş. L harfi olmayan bir daktilo ile Lenin yazamazmışım. SosyaList yazamazmışım. Hadi hepsini yazdım diyelim, sonuna imzamı atmak üzere adımı hiç yazamazmışım. aLi yerine Aİ mi diyeceksin diye talihsiz bir espri de yaptı kavat. Beni aklınca eşeğe benzetti. Ama olsun. Kişi kendi gibidir. Ne yakıştırdıysa bin kat fazlası onun olsun.
Benim artık bir daktilom var. L’si kırık bir daktilo. Bir köşeye atılmış, boynu büküktü. Temizledim, bir güzel yağladım, mürekkebini ısladım, şimdi tuşlarına dokunup, pasını attıkça öyle güzel tıkırdıyor ki duymanız lazım. Bu onunla ilk yazım. Az evvel dikkat ettim, tıkırtısı bizim kızın saka kuşunun ötüşüyle öyle bir ahenk aldı ki sanırsınız bizim vagon evde solistler geçidi var. Ön kapıdan giriyor, odanın içinde dönüp dolaşıyorlar. Hayat, bu mutlu günler, baki kalan şu kubbede hoş bir seda. Allah ağzımızın tadını daim etsin. Yaşadıklarımıza bir güzel mevlam bir de daktilom şahit olsun. Varsın L’si kırık olsun. ALİ (Ali daktilosunu bulduğu ilk gece, neler yazmıştır diye hayal ederek yazmıştım.) Makalelere yarın ve hafta boyu devam edeceğim. Hak, hukuk, adalet, ekonomi ve particilik ile ilgili yazdıkları bugüne de çok iyi denk düşürüyor. Okudukça fark edeceksiniz. Bugünlük bu kadar. İyi bir hafta dileklerimle Yiğit Güralp
5 notes · View notes
yigitguralp · 12 years ago
Text
Lay lay lay lay, bir başka mı, benim memleketim?
Haruki Murakami; Cambridge'de yaşadığı bir dönem, bulduğu giysileri üst üste giyinmiş bir evsizin, elindeki alışveriş arabasını iterek yüksek sesle "America the Beautiful" şarkısını söylediğini görür ve şöyle düşünür:  "İçten, yürekten gelerek mi söylüyordu bu şarkının sözlerini, yoksa bir tür derin ironi mi taşımaktaydı? Oradan geçerken benim ayırt etmem mümkün olamadı" Bu satırları okuyunca ben de hep bir ağızdan söylediğimiz "Bir başkadır benim memleketim" şarkısını düşündüm. Hani nerede, hangi mekanda, hangi canlı yayın şovunda olursa olsun, birkaç solist bir araya gelse hep bir ağızdan söyleyerek programı kapattıkları o şarkı: "Havasına suyuna, taşına toprağına Bin can feda bir tek dostuma Her köşesi cennetim" diyerek başlayan ve Yunus'dan Mevlana'ya kadar pek çok harikulade değerimizden bahsederek, "Ben gönlümü eylerim, gerisi Allah Kerim Bir başkadır benim memleketim" diye biten o coşkulu şarkı.
Tumblr media
Ülkenin bugünkü haline bakınca bu sözleri içten mi söylüyoruz yoksa söylerken derin bir ironi içinde miyiz ben de emin olamıyorum. Birileri birileriyle el birliği yapıp masum gazetecileri ve askerleri mapuslara koydu. Şimdi dünkü kumpasçı kankalar bugün aynı kumpasları birbirine yapıyorlar ve mağduruz diye ortalarda avazı çıktığı kadar bağırıyorlar. Ve bunca olan bitene rağmen halen bu grupların arkasında duran kalabalık halk kitleleri olduğu söyleniyor. İnsan bir an için ülkeden soğuyor.  Olmaz olsun diyor. Ve emin olamıyor: Kıbrıs Harekatı sırasında; ortak, milli bir ruh olarak dillere dolanan bu şarkı bugün artık ne kadar bizi yansıtıyor? Tüm bunlara rağmen fonda gerçekten de "Cennet gibi", doğasına aşık olunan ama onu bile yok ettiğimiz bir vatan var. Ama şarkıyı söyleyip evlerimize dağıldığımızda o cennet vatanda herkesin hayatında işler başka türlü dönüyor. Hep bir ağızdan "lay lay lay lay, lay lay layla; lara lay lay, lara layla" dediğimizde lay laycı bir toplum olarak işleri kelimenin tam anlamıyla "lay lay loma" mı bağladık, yoksa bu şarkının sözlerinin taşıdığı özel anlama halen gönülden bağlı mıyız? Ben de emin olamıyorum.  "Memleketim" dediğimiz şarkının orijinalinin bile "bize" ait olmadığını anlatan şu vikipedi paragraflarıyla da son vermek istiyorum.
"Memleketim, Klezmer tarzında söynenen Rabbi Elimelekh adlı geleneksel bir Yahudi halk şarkısının Ayten Alpman tarafından 1972 yılındapop tarzında seslendirilmiş Türkçe aranjmanıdır.  
Geleneksel olarak Yidiş dilinde seslendirilen şarkının özgün sözleri ve düzenlemesi Moyshe Nadir takma adını kullanan Yitzchak Rayz adlı ABD'li bir yazara aittir ve başta Alan Scheer olmak üzere birçok şarkıcı tarafından defalarca seslendirilmiştir. Şarkıyı dünya çapında tanıtan şarkıcılardan biri de Fransız Mireille Mathieu'dür ve L`Aveugle adını almış olan şarkıyı Fransızca sözlerle seslendirmiştir. 1905 Rusyasındaki Yahudi toplumunun yaşadığı zorlukları anlatan 1964 tarihli ünlü Damdaki Kemancı müzikalinde yer alan parçalardan biri de Rabbi Elimelekh' tir.
Türkiye'de ise 1972 yılında caz şarkıcısı Ayten Alpman parçayı Fikret Şeneş'in yazdığı sözlerle ve "Bir Başkadır Benim Memleketim" adıyla Türkçe seslendirdi. Bu 45'lik plâk ilk önceleri ilgi görmedi. 1974 yılında gereçekleştirilen Kıbrıs Harekâtı sırasında TRT'de "Memleketim" şarkısı sık sık çalınmaya başlayınca birdenbire şarkıya olan ilgi patladı. Şarkının özgün versiyonu ile hiç ilgisi olmayan Türkçe sözleri toplumun milli duygularıyla örtüşüyordu. Bunun üzerine o yıl şarkı "Memleketim" adıyla ikinci kez 45'lik plak olarak piyasaya sürüldü ve öncekinin aksine büyük satış rakamlarına ulaştı. Türkçe sözleriyle Ayten Alpman'la özdeşleşen ve adeta bir milli marş halini alan şarkı, uzun yıllar boyunca özgün bir Türk bestesi sanıldı.
Ayten Alpman'ın milliyetçi kimliğiyle de öne çıkan ilk eşi, caz piyanisti İlham Gencer son yıllarda verdiği bir gazete röportajında "Memleketim" şarkısının, içinde Türklük, vatan, bayrak kavramları yer almadığı gibi, aslında bir İsrail şarkısının aranjmanı olan bu şarkının Kıbrıs Harekâtı vesilesiyle de milli şarkı diye topluma yutturulduğunu, bunda eski eşinin bir kabahati olmadığını, onun sadece kandırılmış olduğunu ileri sürdü" Vikipedi
Masum bir şarkının arkasında komplo teorileri aramak gibi bir niyetim yok. Hele bu günlerde en son ihtiyacımız olan şey sanırım, bir "şarkı" ile didişip, uğraşmak. Ama ironi deyince, hep bir ağızdan söylediğimiz her şeyde olduğu gibi, neşeli bir şarkıda bile ironi paçalarımızdan akmıyor mu diye sormadan duramıyor insan;) Ve hadi neyse boş verelim şimdi ve hep bir ağızdan "lay lay lay lay" Yiğit Güralp
3 notes · View notes
yigitguralp · 12 years ago
Text
NEJAT UYGUR'UN VEDASI
Biliyorum bana değil gelen, kapılardan taşan bu kalabalık Gelen meşhurları görmek için "Bak o da burda, aa! o da şurda" deyip, Beni musalla taşında unutanları görüyorum! Ve duyuyorum, imamın 'nasıl bilirdiniz?' diye sormasını Bir kişinin bile benim için korkudan kötü diyemediğini duyuyorum Ve 'ben dayanamam' deyip mezarlığa Gelmeyenleri de görüyorum Şaşkınlığım yağıyor toprağın altından gökyüzüne ilk defa içten ağlıyorum işte o an Ve sonra aklıma geliyor, özlüyorum Komik elbisemi, yırtık pabuçlarımı... Ve sonra bir üzüntü başlıyor içimde Ve vefasızlığıma kızıyorum; çünkü Seyircilerime haber vermeden gidişime kızıyorum! Ve sonra her kul gibi sevabımla günahımla Allah'ıma sığınıyorum! "Zamsalak" final tiradı / 2000
Tumblr media
13 notes · View notes
yigitguralp · 12 years ago
Text
SEMBOLİK
İktidar yanlısı insanlarla biz muhalifler arasında ortak bir payda ararım hep. Bulmak çok zorlaştı. Ama bir tane ortak payda var: SEMBOLİK OLMAK 
Örneğin iktidar ve yandaşları için Gezi Parkında sökülen ağaç sembolik bir şey ve sembolize ettiği değerin de onlar için bir anlamı yok.
Kendi şahsi arsasında, bahçesinde, tarla sınırında olmayan hiçbir şey onları temelden ilgilendirmiyor. 
Metin Erksan'ın Susuz Yaz başta olmak üzere hep işlediği Mülkiyet sorunu ve kavramı yani. 
O sığ mülkiyet kavramında yayılarak gelişmiş, olgunlaşmış, "aslen gelişememiş, olgunlaşamamış" bir millet, milliyet, vatan, ortak menfaat ve değerler kavramı.
Diğer tarafta biz muhalifler için de Taksim Gezi Parkı sembolik. İktidarın yaptığı yanlışın üzerinden muhalefet etme imkanı doğurmaktan öteye geçmiyor.
Dolayısı ile ortak noktamız hepimiz için her şeyin SEMBOLİK hale gelmesi. İktidar için de muhalefet için de.
Gerçekten canı yanan insan kaç kişidir bir ağaç kesildiğinde, ya da her tür EMEK yıkılıp, yağma ya da gasp edildiğinde, bunu hepimizin iyi sorgulaması gerekir.
YG
3 notes · View notes
yigitguralp · 12 years ago
Text
Öpüşüm Süreci
Şu öpüşme konusuyla ilgili de birkaç cümle kurayım, fayda var. Öncelikle Metroda yaşananlar tamamen yanlış yorumlandı.  Öpüşmeyin demiyorlar, Fobi olarak yine öpüşün.... Ankara Metrosu Anons Sistemi Play List Önerim de şu şekilde Athena / Öpücem öpücem dedim sana, trip yapmaa, yapma U2 - Kiss Me, Kill Me, Thrill Me  Final / Asya - Vallahi Öptürmem Bu olaylara göre bazı terimleri yeniden düzenlemeye ihtiyaç var, onu da yapayım: Buse : Direkt öpücük demek. Ufacık kondurulan anlamı taşısa da tahrik edici. Yeni yasaya göre Buse ismi artık tahrike değil tarihe karışıyor Fransız Öpücüğü: Mekanların Fransız balkonunda verilen öpücük. Yeni yasaya göre Fransız Balkonlar dışardan görünmeyecek şekilde düzenlenecek Uluorta Öpüşmek: Ortalık yerde dudakları kurt ulur gibi uzata uzata öpüşmek. YG
4 notes · View notes
yigitguralp · 13 years ago
Photo
Tumblr media
ADALET BAKANLIĞI TAKIMINDAN UZUN HİKAYE'YE ANLAMLI TEŞEKKÜR. Yiğit Bey Merhaba. Psikolojik danışmanım. Aynı zamanda Aile Danışmanı. Halen Adalet Bakanlığı' nda Uzman olarak görev yapıyor, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı' nda kimi görevler de bulunuyor ve çeşitli kurumlarda evlilik öncesi aile danışmanlığı konusunda eğitimler veriyor, aile danışmanı olarak da görev yapıyorum. Bunların heps...
i öz amacından uzak aileler. Şunu demek istiyorum. 8 yıl içinde 7000' a yakın aile ile birebir çalıştım. Hikayelerini yazdım, dinledim, yardımcı olmaya calıştım. Mesleğimde sunmaya calıştığım bir çok psikolojik ögeyi "yerinde ve zamanında ki biz buna -şimdi ve burada- diyoruz." yansıttığınız, baba oğul ilişkisinde görünmeyen ve görülmeyen duygusal süreci gözler önüne serdiğiniz, farkındalığını kazandırdığınız, cümleler uzadıkça uzuyor.. Filmi beğenmekten öte bir başka gözle seyreden birisi olarak, sadece ellerinize, emeğinize sağlık demek istiyorum. Ercan Tekin Uzman Psikolojik Danışman T.C. Adalet Bakanlığ
1 note · View note