Tumgik
#NE HALT EDIYORUM BEN
chiasadesu · 2 years
Text
kasim tatilinin her gunu arkadaslarla bulusma hayali tatilin 7. gununde cop oldu, bence yine de basarili sayilirim. ders mersle alakam yoktu yalniz o bi tik gerici. felsefeden de cok bilmis gibi ovunup 92 aldim bizim grupta sondan 3. kisiyim (7 kisiyiz) felsefe hakkinda cidden de bir sey bilmiyormusum. komi san in 2. sezonuna tek attim. uzun sure sonra tek attigim ilk anime galiba. sadece hayatimda olmayan ve yumus yumus hissettiren aski biraz da olsa sayesinde tadabiliyorum. antibiyotigi yatarken almayi unutuyorum ve 24 saatte bir iciyorum. korkuyu beklerken cidden muthis bir hikayeydi oguz atay kesinlikle takdir edilesi bi yazar. oguz atayin hikayelerini okuduktan sonra kendim de hikaye yazasim geldi, onunkilerle kiyaslanamaz ama farkinda olmadan onun tarzina benzetmisim. winter is blue adli playlistim cidden her durum icin uygun olan yaptigim ilk playlist. digerlerine kiyasla biraz slow kaciyor ama hayatimin slow erasinda oldugumdan olsa gerek oda toplarken bile metal yerine akustik dinler oldum. ayni zamanda pldeki cogu sarkiyi bilmedigim icin agzima dolanmiyor ve dinlerken ders calisabiliyorum (radiohead sarkilari disinda) fade into you nedense her karisik cal yaptigimda ilk siralarda geliyor. ayni zamanda spotify finallerinden aldigim notlari cok merak ediyorum cunku bu sene cok fazla farkli sanatciyi cok fazla dinledim, ama en azindan billie bu sefer olmayacak, ona emin gibiyim. mitski, radiohead, lana del rey, sebnem ferah gormek icin yanip tutusuyorum. bi de okul acildigi zaman duzenli olarak haftada iki kere bulusmaya gitmeye karar verdim, depresif modumdan kurtulmak icin. mesela tatilde de disarida degilken depresif modumdaydim ve depresif modumda genelde sadece uyuyor, dusunuyor, odami dagitip geri topluyorum. resmen ders yapmamak icin bahane buluyorum kisacasi. gerci insanlarla bulustugimda da ya eve yorgun geliyorum ya da dikkatim dagilmis oluyor o yuzden yine derse baslayamiyorum. kafamda hep ayni seyler donuyor, ozel derslere bosuna para veriyoruz, yeterince calismiyorum, ama zamanim yok ki cok fazla derse gidiyorum, cok sorumsuzum bari odevlerin yuzune baksaydim, ama arkadaslarimla zaman gecirmek bana iyi geldi, hem onlardan yeni seyler ogrendim. mesela yeni sarkilar kesfettim, yeni ortamlar, insanlari daha yakindan tanima sansini elde ettim, bazi seylerin farkina vardim, hayatimi duzene koymak konusunda insanlardan bir seyler ogrendim ve sporun onemini kavradim. muzik teorisinde ogrendiklerimi yeniden hatirlamaya bile calistim, ve gercekten mucizeviydi. kesinlikle muzik teorisini daha cok kesfetmem gerek. bu arada, instagrami da sanirim silsem iyi olacak cok zamanimi aliyor. tumblr da zamanimi aliyor olabilir ama en azindan karsima sevecegim seyler cikiyor. instagram tamamen bos. estetik hazzima da hitap etmiyor. ayni zamanda tumblrda hic tanidigim olmadigindan sikildigimda icimi dokebiliyorum. daha sonra akisa bakip yazdiklarimi yeniden okuyup ne kadar salak oldugumu dusunsem de bu umrumda degil.. cunku bana katacaklarinin her sekilde daha fazla oldugunun kanisindayim. tabi gercek hayattan birileri tumblrimi bulursa hakkimdaki fikirleri hemenceceik degisebilir ki bunu hic istemem cunku genel olarak insanlarda iyi bir izlenim biraktigimi dusunuyorum. ama keske yakinlastigim arkadaslarimla sirlarimi verebilecek kadar yakin olabilsem..yani tabii ki var oyleleri ama bemim kastim okuldaki arkadaslarim. yakin oldugum insanlarla ble aramda kalin bir cam varmis ve asla kirilmayacakmis gibi hissettiriyor, umarim o cami yumruklarimla da olsa yikabilirim veya buna cesaret gosterebilirim. umarim okumayi hedefledigim kitaplarin hepsini okurum..ve umarim cok mutlu olurum :')
1 note · View note
amezhu · 1 month
Text
Heaven Official's Blessing▪︎
223. BÖLÜM - Saran ve Kuşatan; Gümüş Kelebekler ve Bereket Fenerleri Kalkanı -
Xie Lian konuştu, “General Pei… Rün ocaktan dökülen ruhlara karşı bariyer kurmak için var. Kırıldı mı insan yüzü hastalığı üçüncü kez yayılacak, muhtemelen…”
Muhtemelen dünyaya felaket getirecek ve yaşayan her şeyi yok edecekti.
Pei Ming burnunu ovuşturdu, “Şunu bir doğrulayayım… Lordum… Bana seçim şansı vermedi değil mi?
“Tabii ki verdim.” Dedi Jun Wu, “Eğer aşağı inersen, gitmene izin vereceğim, eğer gitmezsen, onları serbest bırakacağım.”
Onlar kim?
Xuan Ji, Rong Guang ve Ke Mo.
Kenardaki üç hayaletin gözlerinden açlıktan ölüyorlarmış gibi yeşil ışıklar fırladı, serbest bırakıldıkları an neler yapacaklarını tahmin etmek çok kolaydı. Ölümüne boğmak, ölümüne kesmek, ölümüne bıçaklamak, ölümüne yumruklamak; biri ya da hepsi.
Jun Wu ekledi, “Küçük Pei de burada. Senin soyundan gelen bu kişiyi çok yüksek düzeyde düşündüğünü hayal ediyorum. Sonuçta onu yukarıda tutmak için onun insanları kandırıp Ban Yue geçidine götürmesinin üstünü kapatmaya istekliydin ve hatta bu meseleyi başkalarının kafasına sokmayı da planladın.
Bunu duyan Rong Guang'ın kini yeniden depreşmiş gibiydi ve Pei Ming'e berbat bir arkadaş olduğu, büyük büyük büyük torununu kardeşlerine tercih ettiği için deli gibi küfretti;
Xuan Ji de bir yandan homurdanıyor ve bazı şikayetlerde bulunuyordu. Pei Ming kafasını çevreleyen tüm bu şeytani seslere katlandı ve uzun uzun düşündükten sonra, "Lordum bu konuda daha fazla düşünmeme izin verir mi?" diye iç geçirdi.
Jun Wu, "Sabrım sınırlı, bu yüzden size çok fazla zaman vermek istemiyorum," dedi. Sözlerini bitirdiği anda, üç hayaletin yüzünde aniden bir sevinç belirdi. Artık gerçekten hareket edebiliyorlardı ve anında ileri atıldılar!
Ming Guang Sarayı'nın kapıları kapandı ve Xie Lian içeriden gelen işkence çığlıklarını ve bir şeylerin yırtılıp koptuğunu duydu. Yüzü düştü ve "GENERAL PEI! BAN YUE!!!" diye bağırdı.‌
Görmek için içeri girmek istiyordu ama Jun Wu’nun eli hala omzunda, onu zorla caddesin sonunda tutuyordu. Xie Lian geriye bakıp durdu ama vücudu kendinde değildi, sinirle haykırdı, “NE PLANLIYORSUN?”
“Sıradaki.” Dedi Jun Wu.
Sıradaki mi? Ne sıradakisi? Biraz yürüdükten sonra yine durdular, Xie Lian’ın nefesi neredeyse duracaktı.
Tai Hua Sarayı, Lang Qian Qiu’nın sarayı.
Qi Rong kollarının altında Gu Zi ile caddenin karşı ucundan doğru geldi, ifadesi yenilenmiş ve gençleşmişti, tüm büyük ilahi yerleri ayaklarının altına almış ve yaptığından çok memnunmuş gibi görünüyordu. Konuştu, “Beni neden buraya çağırdınız?”
Jun Wu sahiden Tai Hua Sarayına Qi Rong’u çağırmıştı. Xie Lian kötü bir şeylerin olacağını hissetmişti ve azarladı, “BURADA SENİ İLGİLENDİREN HİÇBİR ŞEY YOK. GİR BURADAN!”
Qi Rong’un yüzü düştü, Jun Wu konuştuğunda tam da Xie Lian’a tükürecekmiş gibi görünüyordu, “İçeri gir.”
Qi Rong yine mutlulukla gülüyordu, “Hehe, senin lafın burada geçmez.” Sonra başı yükseltilmiş ve ruhu yüksek bir halde içeri girdi.
Tai Hua sarayının içinde Lang Qian Qiu’nun yüzü karanlık ve kasvetliydi, elleri sırtının arkasında, ileri geri yürüyordu. Xie Lian ve Jun Wu’nun geldiğini görünce şüpheyle sordu, “Ne yapıyorsunuz burada?”
O sırada arkalarında olan Qi Rong'u gördü ve anında renkleri değişti, sinirle bağırdı, “SEN!”
Gu Zi onun sinirle kükremesinden korkup sinmişti, ama Qi Rong şu anda ondan korkmuyordu, salonun dışında bacak bacak üstüne atarak oturdu, o kadar kendini beğenmiş gibiydi ki, kendini kaptırıyordu, “KORKACAK BİR ŞEY YOK, BENİM GÜZEL OĞLUM! Haklısın, İŞTE BEN! Lang Qian Qiu, uzun zamandır beni öldürmek için takip etmiyor muydun? Yine de sonunda sen benim elime düşmedin mi?”
Lang‌ Qian‌ ‌Qiu‌ öfkeliydi, ellerindeki ve alnındaki damarlar dışarı çıktı, yine de sarayın içinde kilitliydi ve dışarı tek bir adım bile atamadı, öfkeyle Xie Lian’a döndü, “NE HALT EDİYORSUN SEN? ONU BURAYA GÖSTERİŞ YAPMAK İÇİN Mİ GETİRDİN??”
“HAYIR!” Xie Lian bağırdı, “Sakin ol!”
“Zaten sakinim!” Lang‌ Qian‌ ‌Qiu haykırdı, “Ne olduğunu bile bilmiyorum!”
Jun Wu konuştu, “Tai Hua, aşağı in ve Kraliyet başkentindeki insan rününü yık. Yaparsan, Düşmanını, Yeşil Hayalet Qi Rong'u istediğini yapman için sana teslim edeceğim.”
Qi Rong vahşice güldü, “AHAHAHAHHHAHAHAHHAHHA, LANG QİAN QİU SENİ YONGAN’LI APTAL… Ha? Ne dedin sen? BENİ ONA TESLİM ETMEK Mİ?? NE DEMEK İSTİYORSUN??”
Jun Wu’nun sözlerini duymadan önce çok iyi gülmüştü, doğrudan sandalyeden ayağa fırladı. Bu nasıl bir şaka? Onu Lang Qian Qiu’ya teslim etmek mi? Lang Qian Qiu’nun tüm klanını öldürmüştü, Lang Qian Qiu onu katlederdi!
Jun Wu onu hiçbir şekilde kabul etmedi ve sakin sakin konuşmaya devam etti, “Aksi halde, seni halletmesi için Qi Rong’a vereceğim ve başka bir YongAn hanedanı üyesinin hayatı daha onun ellerinde sona erecek.”
Lang‌‌ Qian ‌‌Qiu’nun ‌yüzü giderek koyulaşıyor ve daha da korkutucu hale geliyordu, Qi Rong çığırdı, “BEKLE!?”
Xie Lian daha fazla dayanamadı.
“DELİ MİSİN SEN?” Feryat etti, “NEDEN ONLARI BÖYLE SEÇİMLER YAPMAYA ZORLUYORSUN? BANA NE GÖSTERMEYE ÇALIŞIYORSUN?”
Lang Qian Qiu her zaman onu öldürmek için Qi Rong'un peşindeydi, Qi Rong’un karakteri baz alınırsa Lang Qian Qiu’yi halletme fırsatı olduğu sürece tabii ki ilk adımı o atardı. Ama Lang Qian Qiu insan rününü kırmayı seçerse Xie Lian buna da tanıklık etmek istemezdi.
“Eğer onların seçim yapmasını istemiyorsan o zaman neden onların yerini almıyorsun?” dedi Jun Wu.
“Ne?” Xie Lian’ın ağzı açık kaldı.
“XianLe, bunların hepsi senin inatçı kaprisinin sonuçları.” Dedi Jun Wu. “eğer baştan beri benim emirlerimi takip etseydin, hiçbiri böyle seçimlerle yüzleşmek zorunda kalmayacaktı.”
Xie Lian o kadar kızgındı ki sesi titriyordu, “Bunların benim suçum mu olduğunu söylüyorsun? Neden beni böyle yapmaya zorluyorsun???”
“Benden nefret ediyor musun?” Jun Wu sordu. “Sadece nefret anlamsızdır! Eğer gerekene sahipsen o zaman beni yen. Yapabilir misin?”
Xie Lian yumruklarını sıktı, eklemleri çıtırdadı. Jun Wu devam etti, “Doğal olarak, şu anki sen bunun için gerekenlere sahip değilsin. Ama belki insan rününü kırarsan ben de senin iki lanetli zincirini kaldırırım ve o yeteneği kazanabilirsin.”
“…”
O iki lanetli zincir onu sekiz yüz yıl boyunca mühürlemişti. Serbest bırakıldıktan sonra ne olurdu? Qi Rong, Tai Hua Sarayı'nın iç kısmına endişeyle ve dikkatle baktı, Lang Qian Qiu’nın insan rününü bozmayı kabul etmesi ve bunun üzerine Jun Wu’nun onu Lang Qian Qiu’nun ellerine bırakmasından korkuyordu. Lang Qian Qiu’nın gözleri Xie Lian ve Qi Rong arasında gidip geliyordu.
Aniden, Jun Wu'nun omzunun üzerinde duran eli gevşemişti.
Xie Lian sarsıldı ve kafasını hızlıca salladı. Jun‌ Wu’nun ifadesi sakin ve soğuktu, başını hafifçe eğdi ve boğazına dayanmış kıvrık, gümüş kılıca baktı.
Bu ölümcül pala E-Ming’di!
Arkasında, Hua Cheng'in gözleri düşmanlıkla doluydu ve soğuk bir tavırla şöyle dedi, “Elini çek.”
“SAN LANG!” Xie Lian haykırdı.
Hua, Cheng, her şeye rağmen yine de dışarı çıkmıştı.
Jun‌ Wu hafif bir nefes aldı ve Xie Lian'a gülümsedi, “Xian Le, benim gözümün önünde Hayalet Kral ile aşk ilişkisi yaşamaya cüret ettin, ne büyük bir cesaret.”
Hua Cheng omuz silkti, “Neden aynada kendine bakmıyorsun? Herhangi bir şey söylemeye hakkın var mı?”
Qi Rong, yeniden ayağa kalkmadan önce sandalyesine bile yerleşmemişti, korkudan yüzü renk değiştirdi, “H-H-H-H-HUA CHENG SENİ S*KİCİ?? NASIL YUKARI GELDİN??”
Xie Lian belindeki Fang Xin’i çıkarttı ve savurdu, Lang Qian Qiu’yı kilit altında tutan bariyeri kesip attı ve bağırdı, “QİAN QİU, KAÇ!”
Lang‌ Qian‌ ‌Qiu‌ hâlâ öfkeyle yanıyordu ve Qi Rong’a doğru bir adım attı, onu sıkıca tuttu ve arkasındaki uzun kılıcı kaptı, Qi Rong’u yedi sekiz parçaya ayıracak gibi bakıyordu. Ancak Gu Zi aşağı atladı ve kollarını açtı, Qi Rong’un önüne geçerek Lang Qian Qiu’ya bağırdı, “BABAMI… BABAMI ÖLDÜRME!”
Lang Qian Qiu bağırdı, “ÇEKİL! BABAN ELE GEÇİRİLMİŞ, ARTIK SENİN BABAN BİLE DEĞİL!”
Ancak, Qi Rong aniden ters döndü ve yukarı sıçrayarak Gu Zi'yi yakaladı, “DAHA FAZLA YAKLAŞMA! SENİ UYARIYORUM, YAKINIMA GELSİN! GELİRSEN BU ÇOCUĞU YERİM! YÜREĞİNİ PARÇALAR GÖRMEN İÇİN YUTARIM!”
Lang‌ ‌Qian‌ ‌Qiu‌ durdu‌ ve öfkeyle bağırdı, “SENİN ÇOCUĞUN DEĞİL Mİ? SENİ KORUDU VE SEN HALA ONU KALKAN OLARAK KULLANIYORSUN! SENİ UTANMAZ! EN ALÇAK DİYARIN EDEPSİZ ŞEYTANI!”
Gu Zi elindeyken göz kırpıyordu, Qi Rong karşılık verdi, “UCUZ BİR ÇOCUK, GİDİP BAŞKA BİR TANE BULURUM!”
Jun Wu hafifçe konuştu, “Eğer durum buysa…”
Bu sesi duyan Xie Lian içgüdüsel olarak tehlikeyi hissetti. Elbette, dışarıdan bağıranların şaşırması çok uzun sürmedi, “ATEŞ! YANGIN ÇIKMIŞ!
“YANIYOR!!”
Xie Lian Tai Hua sarayından aceleyle dışarı fırladı ve etrafına baktı. Gece çöküyordu ama Cennet Başkenti'nin üzerinde alev alev yanan kırmızı bir alan vardı. Aşağıdaki ilahi sarayların çoğu çoktan bir ateş denizinin içine gömülmüştü!
Xie Lian arkasına baktı, "CENNET BAŞKENTİNİ ATEŞE VEREREK NE YAPIYORSUN? TÜM CENNET YETKİLİLERİ HALA SENİN TARAFINDAN İÇERİ KİLİTLENMİŞ DURUMDA!"
Hepsinin de ruhani güçleri mühürlenmiş durumdaydı. Bu durum devam ederse, hepsi kendi saraylarında yanarak ölmezler miydi?
Hua Cheng, “O cennet mensuplarının ölü ya da diri olması onun umurunda değil," dedi.
Lang Qian Qiu da şaşırmıştı ve bu fırsatı değerlendiren Qi Rong, Gu Zi'yi kolunun altına aldı ve sürünerek kaçmaya başladı. Lang Qian Qiu sanki Qi Rong duracakmış gibi "DUR!" diye bağırdı.
Xie Lian, "QIAN QIU! ÖNCE GİT DİĞER CENNET GÖREVLİLERİNİ SERBEST BIRAK!" diye bağırdı. Lang Qian Qiu refleks olarak cevap verdi, "EVET, EFENDİM!" Sonra ikisi de şaşırdı. Xie Lian'a bir bakış attıktan sonra hızla dışarı fırladı.
Bu tarafta, Hua Cheng E-Ming'in kılıcını geri çekti ve binlerce gümüş kelebek Jun Wu'yu sararak öne doğru fırladı. Xie Lian'ın elini tuttu ve çekti, "GİDELİM!"
Gümüş kelebekler Jun Wu'yu uzun süre tutamazdı ve ikili sokaklara doğru koşmaya başladı. Lang Qian Qiu çok hızlı hareket etti ve çok sayıda muhafızı yere serdi. Cennet görevlilerinin çoğu saraylarından çıkıp Büyük Cadde'ye akın etti, hepsi endişeli ve korkmuştu, "Neden yanıyor? Yangını kim çıkardı?"
"Bu normal bir yangın da değil, hiçbir şekilde söndürülemez!"‌ ‌
Uzaktan Qi Rong'un koştuğunu ve uluduğunu duyabiliyorlardı, "SİKTİR SİKTİR SİKTİR, SİKTİR JUN WU, ÇILDIRMIŞ, BU ATA HALA BURADA! KENDİ DİYARINI YAKIP YIKMAK İÇİN ATEŞ YAKIYOR, GERÇEKTEN AKLI BAŞINDA DEĞİL!"
Feng Xin de Nan Yang Sarayı'ndan çıktı ve ana caddede durarak birini arıyormuş gibi görünüyordu. Mu Qing bir yandan, "Nasıl gideceğiz?" diye soruyordu.
Ayrılmanın hiçbir yolu yoktu!
“Uçabilir miyiz?”
"Herkes yaralandı ve ruhani güçler kısıtlanıyor, uçmanın hiçbir yolu yok..."
Bu da demek oluyordu ki, herkes saraylarından serbest bırakılsa bile, Cennet Başkenti'nin içindeki ateş denizinde mahsur kalmaya devam edeceklerdi!
Tam o sırada yerden aniden şiddetli bir sarsıntı geldi ve insanlar daha da telaşlandı, "NE OLUYOR? DEPREM Mİ?"‌
Lang Qian Qiu, "BU NASIL OLABİLİR? BURASI CENNETİN BAŞKENTİ, GÖKTEKİ BİR ŞEHİR, NASIL DEPREM OLABİLİR?" diye bağırdı.
"O zaman ne..."
Sonrasında kelimeler insanların boğazında düğümlendi. Ellerini ileriyi gösterecek şekilde kaldırmaya başlamaları için epey bir zaman geçmesi gerekti.
Biri mırıldandı, "O şey de ne..."
Alevlerin ışığıyla dolu bir gökyüzünün ortasında, Cennet Başkenti'nin uzun caddesinin sonunda dev bir kafa belirdi ve caddedeki yüzlerce cennet görevlisine bakıyordu.
Bu kafa gerçekten çok büyüktü; altın bir saraydan kat kat büyüktü ve gülümsüyordu. Çok huzurlu ve şefkatli bir gülümseme olması gerekirken, bu sonsuz karanlık gecenin ve kan kırmızısı alevlerin fonunda oldukça ürkütücü görünüyordu.
“…”
Birisi onların kafasını tuttu, “…HALÜSİNASYON MU GÖRÜUORUM?”
“EKSELANSLARI ÇOK BÜYÜK!”
O devasa ilahi heykeldi.
Yukarı doğru uçmuştu.
Xie Lian'ın kendisi de şaşkına dönmüştü. O ilahi heykel TongLu Dağı'nda yatmıyor muydu? Ve onun kontrolü olmadan, o ilahi heykelin uçamaması gerekirdi. Onun emri olmadan ve herhangi bir ruhsal güç olmadan, nasıl ortaya çıkmıştı?
Bir kez daha bakınca, siyah gecede, o devasa taştan ilahi heykelin gövdesinin her tarafı parıldıyor ve ışıldıyordu. Xie Lian daha yakından baktığında, bu ışığın ilahi heykelin kendisinden değil, etrafını saran milyonlarca gümüş kelebek ve milyonlarca Bereket Feneri'nden yayıldığını gördü.
Onu koruyan ve göklere uçuran o gümüş kelebekler ve Bereket Fenerleriydi!
10 notes · View notes
Text
Tumblr media
Abdestsiz Namaz Kıldıran İmam...
Yaşayanın dilinden, gerçek bir hayat hikayesi:
Yaklaşık 20 sene önceydi Namaz kılmak için genellikle mahallemizdeki camiye giderdik. Camiimizin imamı da Şeyh Hadi isimli, mahalleli tarafından sayılıp sevilen, güvenilen bir zattı.
Günlerden bir gün akşam namazı kılmak üzere camiye biraz erken gitmiştim abdest almak için aşağı kattaki abdesthaneye indim tuvaletlerin boşalmasını beklerken kapılardan biri açıldı imam Şeyh Sadi dışarı çıktı.
Selamlaşıp hal hatır sorduktan sonra hocaefendinin abdest almadan yukarı çıktıgını fark ettim ve çok şaşırmıştım.
Başka da abdest alacak yer olmadığına göre hoca nerede abdest alacak diye merak ederek takib ettim hayretle hocanın abdest almadan direk camiye girip mihraba yöneldigini gördüm.
Ezan ve kameti okuyup namaz kıldırmaya başladı ve arkasında saf tutanlar da ona uyarak tekbir getirip saf bağladılar.
Ben ise yerimde donup kalmıştım. Hemen koşup, senelerdir ahbablığımız olan Hacı Ali efendinin yanına gidip bir bir şahid olduklarımı anlattım.
Bana tam güveni olan Hacı Ali de şaşkınlık içinde: "Madem hoca abdestsiz namaz kıldırıyor o halde biz de münferit kılarız" dedi.
Derken bu olay mahalledeki müslümanlar arasında yayıldı. Ben ve arkadaşlarım Şeyh Hadi nin abdestsiz namaz kıldırdığını herkese anlattık. Böylece cemaat dağıldı.
Artık kimse onun arkasında namaz kılmıyordu. Bu olay onun itibarını sarstı. Ailesiyle de arası açıldı eşi onu terk etti çocukları da onu dışladılar.
O da imamlıgı bırakarak şehri terk etmek zorunda kaldı. Hatta bazıları hakkında aslında müslüman olmadığı.. casusluk yaptığı ecnebi oldugu ... vs konuşmaya başladılar... ve bir daha ondan haber almadık.
Ta ki... İki sene sonra Umreye gitmek nasib oldu. Orada hava şartlarından dolayı bir hayli hastalandım. Memleketime döndükten sonra doktora gittim hap ve iğne yazdı.
Ertesi günü abdest alıp namaz kılmak üzere camiye giderken yol üzerindeki kliniğe uğrayıp o günkü iğnemi yaptırdım.
Henüz ezan okunmamıştı tuvalete gidip iğne yeri kanamış mı diye bakmayı düşündüm.
Tam tuvaletten çıkıyordum ki aklıma Şeyh Hadi geldi...Birden gözlerim karardı... dünya sanki başıma yıkılır gibi olmuştu...
Yoksa Şeyh Hadi de benim gibi iğne yerini yıkamak için mi tuvalete girmişti... yani adamcağız abdestli mi idi???
Aklım durmuştu sabaha kadar uyuyamadım o gece cahil ben ve benden daha cahil dindar arkadaşlarım nasıl olmuştu da bilmeden anlamadan araştırmadan ve yüzleşmeden güya Allah rızası için...
Şeyh Hadinin haysiyetiyle oynamış itibarını beş paralık etmiş evini yıkmış eşinin çocuklarının bile onu terk edip dışlamasına yol açmıştık!
Ertesi sabah onu aramaya başladım, çarşıda Hacı Ahmed isminde ıtırcı bir zat onu biliyor dediler.
Hemen gittim nur yüzlü simasıyla beni karşıladı sorduğumda da şöyle cevap verdi: "İki sene önce idi Hâdi efendi bana gelerek çok üzgün ve dertli bir vaziyette oturdu.
Ne oldu deyince de şöyle dedi:
"YAPTIRDIGIM İĞNENİN YERİNİ YIKAMAK İÇİN TUVALETE GİRMİŞTİM ABDEST BOZMAMIŞTIM.
AMA BİRİLERİ BANA HİÇ SORMADAN ABDESTSİZ NAMAZ KILDIRIYOR DİYE İFTİRA ETTİLER CEMAAT DE BUNA KANIP BENİ DIŞLADILAR BANA NELER YAPILDIĞINA ŞAHİD OL DİYE BUNLARI ANLATIYORUM BU ŞEHRİ TERK EDİYORUM IRAK NECEF TARAFINA GİDECEGİM dedi ve gitti bir daha da görmedim Onu..."
Allahım ben ne halt işlemişim böyle!!! Hüngür hüngür ağladım..
Tam 20 yıldır her Necef'e gidip gelene onu soruyorum ama mazlum Şeyh Hadi den hiç bir haber yok.
Ve artık yerimden kımıldayamayacak kadar hastayım gidip bulabilecek helalleşebilecek halde de değilim....
Evet dostlar!...
Duyduklarımız ya da gördüklerimiz gerçek olsa dahi... aslı bambaşka olabilir.
Bir kişi ya da olay hakkında gerçegi tümüyle bilmeden bir kanıya varmak, yorum yapmak... zulümdür.
Hakikati bilmek için bırakın bize bir başkası tarafından söyleneni... Kendi gözümüzle gördüğümüz kendi kulağımızla duyduğumuzu dahi bizzat o şahısla konuşup tahkik etmek zorundayız...
İşte vebali bu kadar ağırdır....
VESSELAM...
Alıntı...
12 notes · View notes
sillagen · 5 months
Note
sillagen selamun aleyküm, yeni bir tabir var 'safe place'. Sen bana inanılmaz safe place geliyorsun :D. Sanki senle en özel şeyi bile paylaşabilirim gibi hissettiriyorsun, içinde hiç hırs, kin art niyet yok gibi 🥹 iyi ki varsın. Sana bir sorum var. Sosyal medyanın birinde popüler olan ve muhafazakar camianın bildiği tandığı biri vardı. O kişiyle tanışmak isteyip mesaj attım. Birkaç sefer sohbet ettik. Bir süre sonra benle cinsellik konuşmak istedi, çok büyük hayal kırıklığına uğramadım, yanlış anladığımı falan zannettim ona konduramadım ama gerçek buydu. Aradan biraz zaman geçse de bunu sindiremedim sanırım. Onun hala popüler ve seviliyor olması bana kötü hissettiriyor, bu konuda ne düşünürsün
Ve aleyküm selam anonim. Safe place diyemem kendime ama insanlar genelde reel ya da sanal fark etmez çabucak mahrem sırlarını anlatır. Ve insanları yargılamadan dinliyorsun ne halt yersem yiyeyim derler djjfhfhf teşekkür ederiiim sen de iyi ki varsın 💞
Konu hakkında ne düşündüğüme gelirsen eğer insanlar iki yüzlü varlıklar yani bu hem iyi,hem de kötü manada. Sana güzel gelmeyen başkasına oldukça güzel yaklaşıyor olabilir. Sana zehir olan başkasına bal olabilir. Ya da o medyanın sahibi bunu kullanarak kılıf bulmuş olabilir milleti ava davet ediyor olabilir. Sosyal medyadaki kılıf ise baya etkili oluyor açıkçası kim olursa olsun ama genelde bu gibi tipler kendini bir şekilde öyle davranmazsa bile ele verir ama kondurmak istemeyiz. Paylasimlarinda mutlaka acik vermistir.Oğlanın ya da kullanıcının dediğim gibi üç yönü var. Ya bunu meslek edindi ya da seninle ciddi konuşmak istemedi. Simdi ben yıllardan beri bu sitedeyim seni tenzih ediyorum ama bu gibi konuşmalar olayı çıkıyor. Kıza mesajları göster diyorsun gosteremiyor. Bazen iki kişinin rızası ile ilerliyor. Bir noktada taviz veriliyor sonuç buna cikiyor. Adamdan uzaklaşmışsan gereğini yerine getirmişsindir. Ben böyle şeyler yapılınca ya da şahit olunca ifşa olayını açıkçası sevmiyorum. Uzaklaşma ve Allah'a havale etme tarafındayım. Bir şekilde eline yüzüne bulaştırır bir yerden ortaya dökülür her şeyi. İfşa etsen bile seveni mutlaka olacak çünkü bir çoğuna öyle yaklasmamis olabilir.
3 notes · View notes
cicekbozugu · 1 year
Text
erkek kardeşimin sorumluluğu bende olduğu için -23 yaşında adamı ben kontrol ediyorum- günde iki kez beni aramakla cezalandırdım manitamı bu kadar aramıyorum saçmalama diyo arayacaksın bebeğim beni de manitanı da günde iki kez arayıp ne halt ediyosan haber vereceksin
11 notes · View notes
Text
Farklı olduğumu düşünüyodum kendimi çok kandırıyomuşum kendimi sevdiğimi söylüyodum hep hep insnaların içinde çok iyi bi insan olduğumu düşünüyodum halbuki aralarındaki en kötü insan olmuşum da haberim yoktur çok değiştim zevklerim tarzlarım düşüncelerim kalbim yapmam dediğim şeyleri yapıyorum ne yapıyorum ben kendime bu soruyu o kadar çok soruyorum ki inanamazsınız insanları kandırıyorum evet ama şunu anladım en çokta kendimi kandırıyomuşum benliğimi kaybediyorum benliğimden vazgeçiyorum herkes gibi oluyorum en büyük korkumu kendime yaşatıyorum hep mutlu olacağıma dair kendime sözlerim vardı senenin başında şuan bakıyorum da büyüdükçe batıyo insan anlıyorum büyüklerin neden bu kadar mutsuz olduğunu insan üstüne dert bindikçe gerçeklerin farkına vardıkça anlıyo bu hayatın o kadar da mükemmel olmadığını hala aynı şeyleri söylüyorum her zaman mutlu olucam herzaman halledicem ben yaparım kafama koyduğumu yaparım ama içten içe de biliyorum ki hiç bi halt yapamıycam öylece geçip gidiyo hayatım bomboş hayallerle bomboş insanlarla vakit kaybediyorum aklımı durduramıyorum yapmak istediğim almak istediğim şeyler bitmiyo bu telaşenin içinde kaybolup gidiyorum hiç bi beklentim yokmuş gibi davranıyorum halbuki çok beklentim var çok olamıycak kadar yapamıycak kadar psikolojimi anlamıyorum kendimi bulamıyorum nerdesin benliğim nerdesin gelmen lazım yoksa ben mahvolucam lütfen gel bu insanlara benzemek istemiyorum biran önce gelmelisin kendime acı çektiriyorum insanlara acı çektiriyorum saçma sapan şeylere ağlıyorum ağamaktan nefret ediyorum güçlü olmak istiyorum korkmadan herşeyi yapmak istiyorum karakterimden nefret ediyorum herkesle iyi anlaşan benden nefret ediyorum yüzümden nefret eidyprum sevdiklerimden n şeylerden nefret ediyorum bi çok şeyden nefret ediyorum ben bu deilim ben bu deilim bağıra çağıra bununv söylemek istiyorum kendine gel yağmur diyorum bu böyle olmaz diyorum artık bişeyler yapman lazım diyorum bişeyleri gerçekten halletmen gerek diyorum ma herzamanki gibi bişeyleryo olmuyo yapmıyorum yapabilirim bunu biliyorum ama yapmıyorum hep başkalarının hayatınab bkarakterine özenip duruyorum abi sen deilsin başkalarını bırak artıkk…
2 notes · View notes
sapkalikedii · 2 years
Text
Hâlâ çadır ulaştıramadık bahsettiğim aileye. Muhtarlara yazıyorum görüldü atıyorlar arıyorum açmıyorlar. Aile gidip adını yazdırsa bulamıyolar. Gerçekten içinden çıkılmaz bir bok çukuruna girmiş gibi hissediyorum. Çıkmaya çalıştıkça batıyorum ya da hep beraber batıyoruz. Daha 11 ilin çadır ihtiyacını karşılayamayan bu insanlar (ben insan demeye utanıyorum bunlara) yarın diğer gün istanbul depreminde ne halt edecekler çok merak ediyorum. Bugün 39. Gündeyiz ve eline çadır ulaşmayan aileler var. 17 yaşındayım ve kendimi hiçbir zaman böyle çaresiz hissetmedim ben.
4 notes · View notes
otekininyalnizligi · 5 months
Text
Ne halt ediyorum ben
1 note · View note
hickimsen · 8 months
Text
En kötüsü de tam seni aklımdan çıkarmışken kalbimdeki sızını dindirmişken karşıma fotoğrafının çıkması, yemin ediyorum yüreğim kaldırmıyor artık. Öyle canım yanıyor ki ağlıyorum, sövüyorum, çırpınıyorum ama asla unutamıyorum. Öyle uğraştım ki seni unutmak için, adını dahi kalbimden silmek için aklımdan çıkarmak için ama tüm çabalarım boşaymış. Siktiğimin yerinde ben seni ne zaman görsem daha çok bağlanıyorum. Soğumam gereken yerde, yanında kim olursa olsun ben sana bakıyorum güzelliğine bakakalıyorum. Benim için o kadar güzelsin ki dünyanın yedi harikası halt etmiş, sikiyim benim için sadece sen varsın. Yemin ediyorum kollarında ölsem üstün kanım olup pislenecek diye endişelenirim. Öyle çok sevdim ki seni kendimi sevmeye fırsatım bile olmadı. Ben senin tek bi’ saç teline muhtaçken, sen başkalarının koynunda terledin. Oysaki ağzından bir kere dahi adımı duysam, başka kimse bana seslenmesin söyleyişini unutmayayım diye kendimi sağır ederdim. Neyse boşver, ben kendimce saçmalıyorum işte. Sanırım karşımdaki fotoğrafın bana baktığı için. Seni o aradığım günden sonra asla aramadım, yazmadım sana.. çünkü biliyorum yazsaydım arasaydım rahatsız olacaktın. Engelleyecektin, üzgünüm kalbim dayanamazdı buna. Sana diyeceğim şey umarım ben gibi birisi çıkmaz karşına. Kimse benim gibi üzülmeyi hak etmiyor… gerçi kim ben gibi üzülür bilmiyorum ama. Aralığın 12’sinde 6. Yıla giriyorum tek başıma tam tamına 6 yıldır senin yolunda ölüyorum, hiç bıkmadan sıkılmadan usanmadan belki bir gün olsun beni seversin beni ararsın diye bekledim. Seni seven bu kızı bir kez sorarsın diye bir kez dahi sormadın hep ben sordum seni hep ben aradım tek başıma çırpındım durdum. Artık seni bırakmaya karar verdim gerçi sen beni hiç tutmamıştın :). 5 yıl boyunca ağladığım günlerde yastığımı ıslatan göz yaşlarım senin boğulacağın sular olsun. Seni son kez aradığım, sana yalvardığım o gün ölüm günün olsun. Benim sana yazdığım bu yazılar kefenin olsun. Öyle pişman ol ki beni en acı gününde hatırla bende bu kızın hayatını sikmiştim Allah belamı versin de. Öyle ki gerekirse yataklara düş ama elinden tutan olmasın. Öldüğün zaman gözyaşlarım sana yağmur olsun mezarın bi’ an bile kurumasın gerekirse çamur olsun ama o yağmurların altında rahat rahat yatama mezarında. Benim sana en büyük ahım olsun bu da. Üzgünüm sevdiğim sen benim çok ahımı aldın çok canımı yaktın evet hala seni eskisi gibi görseydim, masum olduğunu düşünseydim belki bu lafları edemezdim ama o gün ben her şeye rağmen aradım seni hafiften içmiştim ve ben gururumu yine hiçe sayıp sana yalvardım son bir kez seni görebilmek için.. telefonu açtığın an titremeye başladım dilim tutuldu zar zor konuştum buluşalım seni bir kez dahi olsa göreyim dedim. Sen beni umursamadın bile başından savdın her zamanki gibi. Keşke böyle yapmasaydın tek istediğim bir kez olsun beni sevmendi. Bu da sana son yazışım olsun. Umarım gittiğin kalpler sana beni hatırlatır. Her mutlu olacağında beni hatırlarsın.
0 notes
atpesinde · 2 years
Text
Ben ne halt ediyorum burada, gerçekten hiç bilmiyorum.
13 notes · View notes
buriedfeelingss · 2 years
Text
Yorgunluktan ve tükenmişlikten başka hiçbir şey hissetmiyorum ne yapsam elimde kalıyor çabalasam kimse görmüyor ya da ben beceremiyorum kimsenin bana ihtiyacı yok bu dünyadan yok olup gitsem kimsenin üzüleceğini sanmıyorum sırf ayıp olmasın diye ağlayıp atlatırlar hemen aslında yapa yalnızım boş ve salağım kendimi bir halt sanıyorum ailem tarafından tamamen hayal kırıklığıyım kendimi anlatmama bile izin verilmiyor anlatsam sanki onlara suç atıyorum sanıyorlar ve gurur meselesi yapıyorlar ama öyle değil ben de gerçekten bir sorun var ve ne olduğunu bilmiyorum çıldırmak üzereyim ağlamak bağırmak istiyorum ama yapamıyorum göz yaşı gelmiyor sesim çıkmıyor sıkıldım zevk alamıyorum hep aynı şeyler hiçbir şeye yeteneğim yok kimseye faydam da yok neden bu dünyadayım özür dilerim para ve oksijen israfıyım küçük şeylere üzüldüğümü sanıyorsunuz ya da kafamda kendi kendimi üzmeye çalıştığımı fakat öyle değil cidden değil keşke biraz da benim tarafımdan görseniz gerçekleri yavaş yavaş ölüyorum ama kimse farkında değil hayallerim var fakat o zamana kadar dayanabilir miyim bilmiyorum hayat beni nereye götürüyorsa oraya savrulup sesimi çıkarmıyorum kendimden tiksiniyorum ve nefret ediyorum keşke birileri beni cidden dinlemek istese yanındayım bunlar geçicek dese ama öyle biri yok çünkü içim ve dışım çirkin,kirli boş biri var.
6 notes · View notes
ozlemekk · 3 years
Text
herkes köye gitmiş ya herkes allahın cezası keko tekirdağda ne halt ediyorum ben bir arkadaşım var o da kastamonulu ağlayarak izliyorum hikayelerini
8 notes · View notes
eskibirhirka · 3 years
Text
Gecenin bir yarısı apartman dairesinde bulaşık makinesini çalıştırmak caiz midir hocam? Ben çalıştırdım artık. Sevabıyla ve günahıyla bütün sorumluluğu üstüme alıyorum.
Daha önceden apartman dairesinde yaşamak nedir bilmediğimden bir hayli diken üstündeyim. Tuvalet ve banyonun havalandırması sesi ne kadar çok iletiyormuş öyle?!?! Önceleri üst katımız ve alt katımız boştu. Şimdi üst kata taşındılar. Her ses dikkatimi dağıtıyor. "Acaba köpekleri mi var? Acaba evin şeklini mi değiştiriyorlar?" diye düşünmeden duramıyorum. Batu rahatsız olduğum için bunları söylediğimi sanıyor da rahatsızlıktan değil. Benim için yeni bir olay bu. Merak falan da değil de aynı yapıda farklı yaşamların olması değişikmiş ellam. Gerçi üniversitede yurtta kalan bir insan olarak böyle şaşırmam da show değil de nedir? Hepsinden ziyade halı silkeleyememek koyuyor be! (Silkelemek mi sirkelemek mi? Neyse anladınız siz beni?)
Bu ara sigara içme işini bir hayli abarttım. Özellikle gece içtiğim sigaralardan sonra elim ayağım titriyor, vücudumdaki oksijen seviyesi yerlere iniyor, nefes almakta zorlanıyorum. Her seferinde "Ulan bir daha içmeyeceğim." dedikten sonra ertesi gün aynı şeyi tekrarlıyorum. Kısacası ciğerlerimin içine ediyorum. Zaten bu aralar çam tozu mudur ne bokumsa onun yüzünden gözlerim kızarıyor, aldığım nefesten bir halt anlamıyorum bir de üstüne sigara içince iyice kötü oluyorum. Nabzımın 120'lere çıktığını gördüm. Dinlenme halindeyken nabzım 120'ydi. Tek aktivitem oturduğum yerde sigara içmekti. 120! YÜZ YİRMİ!
Akıllı bileklik sağolsun? Bir de şunlara tansiyon ölçme zımbırtısını da ekleseler...
Sigara içmeyi bıraksam çok iyi olacak. En azından şu çam tozu sezonu geçene kadar bıraksam. Neyse yeni bir güne uyanalım da bırakırız belki? Yarının sorunu olsun bu da.
Tumblr media
12 notes · View notes
cathely-chan · 3 years
Text
55 DAKİKA
Önceki Sonraki
Bölüm listesi
Tumblr media
11. bölüm
"Hmm......"
"Umm......"
Kunikida ve Atsushi, hapishane odasında homurdandı.
Kelepçeleri masaya bağlı olduğu için odanın içinde yürüyemiyorlardı bile. Onları koruyan askerler artık orada değildi, geçici olarak ayrılmışlardı, ancak her an geri dönebilirlerdi.
"Bize ne yapacaklarını merak ediyorum ..."
Kunikida sakin bir sesle, "İyi bir olasılık ve kötü bir olasılık var" dedi. "Kötü olasılık, bu soruşturma odasında işkence görmemiz, gerçek ve yalanların bir karışımını açığa çıkarmak zorunda kalmamız. İyi olasılık, Avrupa'da bir yere götürülmemiz ve baş istihbarat teşkilatı tarafından ciddi bir sorgulamaya tabi tutulmamızdır."
"Her iki olasılık da korkunç değil mi?"
"Beni suçlama. Teröristin suç ortağı olduğumuzdan şüpheleniliyor, hatırladın mı? Tüm kişisel eşyalarımıza el konuldu. Defterim olmadan yeteneğimi kullanamıyorum. Öncelikle, dürüst olmak gerekirse, kaptanın neden böyle yaptığına dair, herhangi bir kayıt bırakmadan, bizi yolladığını söyleyemem. Bu gizem yüzünden, onları masum olduğumuza ikna etme şansımız yok."
"Hiç mi şans yok?"
"Yok."
Atsushi tavana baktı.
Ne yapabilirler? Görevleri, hırsızları yakalamak için başlangıçta belirsizdi ve sadece başarısız olmakla kalmadılar, aynı zamanda beklenmedik bir şekilde bir teröristle ilgili bu kargaşaya çekildiler ve şimdi soruşturma altındaydılar. Dedektiflik Ajansının diğer üyeleri de tutuklanmıştı. Her şey olduğu gibi, Ajans herhangi bir mantık ya da sebep olmadan dağılıyordu.
Bu durumda gerçekten yapabilecekleri bir şey yok muydu?
Atsushi ve Kunikida, ikisi de kayıtsız bir şekilde iç geçirdiler. O sırada—
"Hohoho ....... ohohohoho ..."
Birdenbire, nereden geldiği belirsiz olan, tanıdık bir ses duyuldu.
"Kunikida-san, bir şey mi söyledin?"
"Hayır ......" Kunikida soldu. "O ben değildim. Aslında, ben… aniden bir nedenden dolayı kötü bir hisse kapıldım ..."
Atsushi soruşturma odasına bakındı. Elbette, odada Atsushi ve Kunikida dışında bir gölge yoktu. Saklanacak yeri olmayan kasvetli, çorak bir odaydı. Sadece masa, birkaç sandalye, sabit bir telefon, tavanda bir havalandırma deliği ve başka bir şey yoktu, odanın köşesindeki büyük bir çöp tenekesi dışında...
—Mm?
Atsushi arkasını döndü.
Çöp tenekesi mi?
"Hehehe ...... hehhehhehhe."
Yuvarlak, metal çöp tenekesi, yumuşak bir çıngırdamayla bir yandan diğer yana sallanıyordu.
Kunikida ve Atsushi birbirlerine baktı.
Kısa bir süre sallanan çöp tenekesine baktıktan sonra, zincirlerin izin verdiği ölçüde, yakından bakmak için boyunlarını ona doğru uzattılar...
"Böö! Başınız belada gibi görünüyorsunuz, dostlarım! Dazai tüm sorunlarınızı duymak için bura- oww!"
Kunikida çöp tenekesinin yan tarafına tekme attı ve Dazai karşı duvara yuvarlandı.
"Ah, ouch… Ne yapıyorsun, Kunikida-kun !? Uzun zamandır beklenen kurtarıcın yeni geldiğinde neden birden bir çöp tenekesini tekmeledin !?"
"Kapa çeneni! Ne kurtarıcısı, seni yanmaz çöp parçası!" diye bağırdı Kunikida. "Böylesine bir acil durumda ne halt ediyorsun !? Burada oturup sorguya çekildiğimiz tüm bu süre boyunca orada mı duruyordun !?"
"Bir şeyler olacağını önceden sezebiliyordum ve beklentiyle buraya saklanabildim," diye sesini yükseltti Dazai, hâlâ yanında duran çöp tenekesinin içinde, "Bunca zamandır buradaydım, dışarı çıkabilmek için gardiyanların gitmesini bekliyordum! Ve şimdi senin cesur, uzun zamandır beklenen kurtarıcın ... ha? Sıkıştım."
Kunikida, Dazai'ye bakarak, "Kendini çöp fırınına götür," dedi. "Her şeyden önce, buraya getirileceğimizi nasıl bildin?"
Dazai çöp tenekesinin içinden gururla gülümsedi "Çünkü muhtemelen bir sorunla karşılaşacağınızı anlamıştım," dedi. "Her neyse, siz ikiniz kaptanın cinayetine tanık olduğunuzda, ben de o bölgedeydim."
"Ne? Bodrum koridorunda mı?"
"Tabii ki, gizli alana giremedim, ama sizin götürülmenizi izledim. Görüyorsunuz ki, ben de suçlunun peşindeydim— boynunda kamera olan takım elbiseli İngiliz."
Bunun üzerine Atsushi şaşkınlıkla baktı.
"Doğru," dedi Atsushi çabucak. "Dazai-san, bana söylediğin şey bu değil miydi? ‘Hırsızlar şu anda bu adada meydana gelen felaketin sadece küçük bir yüzüdür’. Dazai-san, teröristle ilgili olan tüm bu olaylardan haberin var mıydı?"
"Ne?" Kunikida'nın ifadesi değişti. "Bu doğru mu, Dazai?"
"Öyle olsaydı, beni daha olumlu bir açıdan görür müydün, Kunikida-kun?"
"Merak etme, senin hakkındaki değerlendirmem mutlak minimum değerde sabit kalıyor. Pekala, sadece anlat."
"Böylesine sarsılmaz bir değerlendirmeye tabi tutulmak… minnettarım," diye yanıtladı Dazai bir gülümsemeyle. "Fazla zamanımız yok, bu yüzden kısaca anlatacağım. Hırsızları yakalamak, Ajans dedektiflerini bu adada toplamak için sadece bir bahaneydi. Bizim asıl işimiz,"
Bu noktada Dazai sustu ve gözlerinde ciddi bir bakışla devam etti.
"‘Geleceği gören adamın’ Yokohama kıyılarında özel yetenek silahını patlatmasını önlemek için."
"Özel yetenek silahını patlatmaktan mı ........!?"
Kunikida bile buna şaşırmış görünüyordu.
"Talep, hükümetin belirli bir şubesinden geliyor. Bildiğiniz gibi bu ada, yabancı hükümetlerin müdahalesinden korunan bir dış bölge. Kaptan elinden geldiği kadarıyla, uygun bir vakayı çözmek için Ajansın dedektiflerini burada toplamak için işbirliği yapmıştı. Bu arada, teröristin adaya gidiş yolunu vb. Anlamak amacıyla adaya ayrı bir birim olarak girdim. Örneğin, bu adada kalmam için ihtiyacım olan parayı çalmak…”
Ç/N: Burada para derken önceki bölümlerde bahsedilen ve adaya girişi sağlayan bakır, gümüş ve altın paralar kastediliyor.
Adaya izinsiz girmek... Bir para çalmak...
—Savunma ekibini çağırın!
—Ne çaldığını kontrol edin!
"Şans eseri, adaya kaçak girdiğini ve bir şey çaldığın için gardiyanlardan kaçtığını söylediğinde ..."
Dazai gülümseyerek ve göz kırparak, "Doğru anladın! Bunların hepsi gizli görevin sadece bir parçasıydı," dedi. "Bu arada, çalmaya çalıştığım şey en yüksek rütbeli altın paraydı. Adanın gizli bölgesine girebilmek için elimden geleni yaptım ama işler o kadar da iyi gitmedi, değil mi?"
"Sen ...... adaya kaçak mı girdin ...!?" Kunikida başı dönüyor gibi görünüyordu.
"Yine de, ikinizin bu şekilde yakalandığını gördüm ve isteksizce gelip sizi kurtarmak için planlarımı değiştirdim. Tuzağa düştünüz, ha?"
"Tuzağa düşmek... ama bu sadece kötü bir tesadüftü, davalar üst üste geldi ve bu şekilde yakalandık."
"Öyle miydi?"
Dazai, ciddi bir bakışla aniden sordu.
Atsushi, Dazai'ye baktı. Var olmayan bir noktada, uzaklara bakıyordu.
"Sadece kaptanı öldürmekle, durum tek hamlede tamamen tersine döndü ve bizi bu çıkmaza soktu. Bu durumda herhangi bir müttefik olmadan, Ajans adadaki bir grup yabancıdan başka bir şey değil. Benim eylemlerim de geciktiğinden, terörist, tabiri caizse peşimizden kaçabilirdi."
"Sakın bana... tüm bu durumu terörist mi ayarladı?"
Gözetleme videosundaki takım elbiseli İngiliz'i düşündü. O mavi gözler, bir insanı öldüresiye vurduktan sonra bile, hiçbir duygu ibaresi göstermemişti.
"Her halükarda, rakibimiz uzun yıllardır dünya istihbarat teşkilatlarının gizemi olan usta bir terörist. Dahası, ona 'geleceği gören adam' lakaplı - ya geleceği gerçekten okuyabiliyorsa? O zaman..."
O zaman— Ajansın hiç şansı olmazdı.
"Dazai-san, bir tür planın falan yok mu?"
Dazai bir süre sessizce Atsushi'nin ciddi, sorgulayıcı bakışlarına karşılık verdi— sonra, sonunda müstehcen bir sırıtışla gülümsedi.
"Sen ne düşünüyorsun?"
Atsushi gülümseyen yüzünü görünce kalbinin derinliklerinden bir rahatlama hissetti.
Dazai-san'ın yüzünde bir gülümseme olduğu sürece her şey yoluna girecekti. Herhangi bir sorun çıkmayacaktı.
"Lütfen bize ne olduğunu söyle!"
"Aslında her şey oldukça basit." Hala çöp kutusunda olan Dazai, odanın ortasına yuvarlandı. "Teröristle işbirliği yaptığınız yönündeki şüphelerini gidermenin tek bir yolu var... o da teröristi kendimiz yakalamamızdır."
"—Ha?"
"Tavanda bir havalandırma var," Dazai'nin uzun kolu aniden çöp kutusundan dışarıyı işaret etti.
"Burası bodrum olduğu için, havalandırma delikleri doğrudan yüzeye çıkıyor olmalı. Bununla birlikte, açıklık çok büyük değil ve kenarları pürüzsüz metal, bu nedenle ortalama bir insanın tırmanmasına imkan yok. Ancak—"
Dazai oflayarak bacaklarını çöp tenekesinin dibinden çıkardı. Dipte bir delik açarak bacaklarını sokmanın bir yolunu bulmuş gibi görünüyordu.
Sonra Dazai bir hışırtıyla çöp kutusunu karıştırdı ve kısa bir tel çıkardı. Çöpe atılmış bir ataç olabilirdi, ancak o kadar bükülmüştü ki orijinal şekli zar zor tanınabiliyordu.
Dazai teli kaldırdı ve birkaç kez itti, ustaca belirli bir şekle soktu, sonra yaklaştı ve teli Atsushi'nin kelepçelerine soktu.
Atsushi'nin kelepçeleri açılmadan önce tek bir saniye bile geçmemişti.
"Atsushi-kun. Sen yeterince küçüksün ve kaplanın pençelerini kullanarak tırmanabilirsin," dedi Dazai gülümseyerek.
Atsushi yutkundu.
Tumblr media
"Havalandırma, Kunikida veya benim büyüklüğümde birinin geçemeyeceği kadar dar. Ayrıca, kaçtığını keşfettiklerinde, birilerinin bize daha fazla zaman kazandırması için geride kalması gerekecek. Bu, doğru kişinin doğru yerde olması meselesi."
Bu kesinlikle doğruydu, ama…
Atsushi tavana baktı. Havalandırmadan yukarı çıkıp bu şekilde kaçmak onun için imkansız bir şey değildi. Oradan da askerlerin peşinden gitmek o kadar da zor olmayacaktı.
Asıl zor kısım bundan sonrasıydı. Teröristi nasıl bulabilirdi?
"Endişelenmene gerek yok, elbette aklımda bir şeyler var," diye gülümsedi Dazai, Atsushi'nin düşüncelerini okuyormuş gibi. "Atsushi-kun, hiç balık tutmaya gittin mi?"
Balık tutma?
Hayır, dedi Atsushi dürüstçe.
"Bu tıpkı balık tutmak gibi olacak. Yemi doğru yere koyup sonra bekliyorsunuz. Bu kadar yakalanması zor bir rakiple, anahtarımız bu olacaktır. Siz ikiniz 'geleceği gören adamın' görüntülerini gördünüz, değil mi? Bunun hakkında merak uyandıran bir şey yok muydu?"
"Merak uyandıran.......?"
Atsushi, gözetleme videosunu hatırladı. Kaptanı silahla öldüren İngiliz. Mavi gözlü adam. Görünüşü tuhaf ve sıradışıydı ama merak uyandıran bir şey var mıydı......
"Evrak çantası," dedi Dazai, bir sırrı ifşa ediyormuş gibi göz kırparak. "Sana onun siyah bir evrak çantası taşıyacağını söylemedim mi? Ancak görüntülerde veya görgü tanıklarının ifadelerinde ne kadar çok özellik uyuşursa uyuşsun, adada evrak çantası taşıdığına dair bir iz yok. Bunun ne anlama geldiğini anlıyor musunuz?"
"Dramatik olmayı bırak Dazai," dedi Kunikida yan taraftan. "Bunun için zamanımız yok. Direkt konuya gir."
Dazai somurtarak "Ama dramatik olmak bunu eğlenceli kılıyor," diye itiraz etti. "Araştırmamdan, silahın o çantanın içinde olduğu anlaşılıyor. Ancak, yalnızca görüntülere bakıldığında, terörist silahı üzerinde taşımıyor gibi görünüyor. Bunun anlamı—"
"Bir yere mi saklanmış? Güvenli, kimsenin ulaşamayacağı bir yerde ..."
"Bu mantıklı bir düşünce silsilesidir. Bu noktada saklandığı yeri bulmak neredeyse imkansız bir başarı sayılır. Daha kolay bir yol var."
Sonra Dazai topuğuyla yere vurdu.
"Bu adanın tam ortasında bir saat kulesi var," dedi Dazai. "Uzun bir yapı, adanın her yerinden görülebiliyor. Köprü görevi görüyor, bu ada-gemisi— her neyse, orada, en üst katta, siyah evrak çantasının bir kopyasını bıraktım."
"Bir kopya?" Atsushi başını yana eğdi. "Gerçek şeyin nerede olduğunu bilmeden mi demek istiyorsun?"
"Gerçek şeyin nerede olduğunu bilmemize gerek yok. Önemli olan, gerçek şeyin halkın gözünden oldukça uzakta saklı olduğu gerçeğini kendi yararımıza kullanmaktır. Atsushi-kun, senin işin saat kulesine gitmek ve terörist bu tuzağa düştüğünde onu yakalamak olacak."
Atsushi etkilenmişti. Gerçekten, bu durumda, eğer Atsushi teröristle teke tek yüzleşirse, o zaman kazanma ihtimali olabilirdi. Hayır, bunu büyük bir şekilde mahvetmediği sürece, onu yakalayabileceği neredeyse kesindi.
Dazai'den beklendiği gibi, yine sıradan bir insanın iki, üç adım ilerisini düşünüyordu. Muhtemelen az önce açıkladığının çok ötesinde bir strateji geliştirmişti.
"Hepsi bu," dedi Dazai, Kunikida'nın kelepçelerini açarken. "Özür dilerim, ancak uzaktan herhangi bir yardım sağlayamayacağım. Çünkü birazdan tutuklanacağım. İsimlerimizi temizleyip özgür kalıp kalamayacağımız tamamen senin başarına bağlı olacaktır. Bunu yapabilir misin?"
Atsushi bunun ne anlama geldiğini biliyordu.
Dazai, yapabileceğine dair tam bir inanca sahip olmadığı sürece, Atsushi'ye bunu yapıp yapamayacağını sormazdı.
"...... evet," Atsushi yüzünde sert bir ifadeyle başını salladı.
"Pekala," Dazai bir öğretmen gibi gülümsedi. "Havalandırmaya hala biraz mesafe var. Eğer devam edip Kunikida-kun'un kafasını bir basamak olarak kullanırsan ......"
"Hayır teşekkürler, ben iyiyim."
Ayak bileklerini hafifçe geren Atsushi, tavana olan mesafeyi ölçtü, sonra hafifçe çömeldi ve yukarı sıçradı.
Tek bir sıçrayışla, birkaç metre yukarıdaki tavana anında ulaştı.
Sonra, dönüştürülmüş bir kaplan eliyle, Atsushi havalandırma deliğini kapatan metal ızgarayı yırttı, ardından diğer eliyle açıklığı tuttu. Kaplan pençeleri, ağırlığını desteklemek için deliğe battı ve sonra vücudunu sallayarak tırmandı.
"Ohh—!" Dazai neşeyle haykırdı. "Bir iki şey öğrenmişsin, Atsushi-kun!"
Atsushi bir şey söylemek üzere yere baktı, ama tam o sırada soruşturma odasının kapısı çarparak açıldı.
"Hey! Az önceki gürültü neydi öyle!"
Odaya koşan birkaç askerin sesi, Kunikida'nın bir şeyler bağırdığının sesi, iki metal nesnenin birbirine çarpmasının sesi.
"Dazai-san, Kunikida-san!?"
Atsushi havalandırmanın içinden bağırdı.
"İyiyiz, sadece git!" kargaşanın ortasında Kunikida'nın bağırdığını duydu.
Tereddüt ederek, geri dönsem mi dönmesem mi, düşündü. Onlara yardım etmeli miydi? Yine de, şu anda yakalanacak olursa, Ajans üyelerini serbest bırakma umutları boşa çıkardı. Ne kadar iri yarı asker olursa olsun, havalandırmaya çıkıp onun peşinden gidemezlerdi.
Yapılacak tek şey kaçmak ve Dazai'nin planını uygulamaktı.
—Geri döneceğim!
Atsushi, yüzündeki saf kararlılıkla, kaplan kolları ve bacakları, arkasında çalkantılı bir çatışma sesi yankılanırken yukarıya doğru fırladı, sonunda gitgide daha da uzaklaştı, sonra da gözden kayboldu...
12. bölüm
O kule, adanın merkezinde, her yerden görülebiliyordu.
Bir gözlem tesisi, adanın simgesi ve bir saat kulesi olarak işlev gören kule, güç üretmek için kullanılan bir grup dev yel değirmeni dışında adanın en yüksek yapısıydı. Konik, üçgen bir şekle sahipti ve üç tarafı; İngiliz topraklarına, Fransız topraklarına ve Alman topraklarına bakıyordu. Üç taraf, ilgili ülkelerin mimari tarzlarında yapılmış ve karakteristik tasarımlarıyla süslenmişti.
Arnavut kaldırımlı yolların ilgili bölgelere yayıldığı, iyi bakımlı, insan yapımı bir orman kulenin etrafına uzanıyordu.
Atsushi, kuleye yakın o arnavut kaldırımlı yollardan birine yaklaşıyordu. Bu ada ne kadar büyük olursa olsun, oraya varması kaplanın bacaklarının ancak birkaç dakikasını almıştı. Burası Dazai'nin tuzağını kurduğu yerdi.
Atsushi o saate baktı. —11:54
Aniden kafasında hızlı bir düşünce belirdi— önce Ajans çalışanlarını kurtarması gerekmez miydi?
Tıpkı Kunikida ve kendisi gibi, diğer Ajans çalışanları— Tanizaki ve Kenji ve diğerleri— benzer şekilde yakalanıp bu adada bir yere kapatılmış olmalıydı. Efsanevi bir teröristle tek başına yüzleşmek zorunda kalacağı düşüncesiyle ürperiyordu.
Ancak, Atsushi'nin düşünceleri aniden bölündü. Sanki biri ona tokat atmış gibi bir şok yaşadı içinden.
İngiliz tarafındaki arnavut kaldırımlı yoldan hızlı adımlarla yukarı yürüyen biri… Görünüşe göre kuleye yönelmişti… Bunda bir hata olamazdı. Arkası dönüktü ve fark etmemiş gibiydi.
Atsushi hızla ağaçların gölgesine saklandı. Ne yapmalıydı? Aralarında yaklaşık on beş metre mesafe vardı. Atsushi kaplan gözleriyle ortalama bir insandan çok daha iyi ve uzağı görebiliyordu. Onu rakibinden bir adım öne çıkaran o gözlerdi.
Bu noktada, arkadaşlarını arayacak zamanı yoktu.
Tek başına gitmekten başka çaresi yoktu.
13. bölüm
Teröristin peşinde olan Atsushi, saat kulesine doğru yola çıktı.
Zemin katı halka açık bir müzeydi. Yüksek tavanlar, cilalı zeminler. Duvarlarda adanın tarihi ve iç işleyişi hakkında sergiler asılıydı ve birkaç kaygısız turist, onları yavaş yavaş alarak etrafta dolaşıyordu.
Atsushi turistlerin arasına karışırken, gözünün ucuyla hedefini arayarak ekranlara bakıyormuş gibi yapıyordu. Terörist hemen sergi salonunun derinliklerinde bir personel asansörüne bindi ve saat kulesinin en üst katına yöneldi. Nedense acelesi varmış gibi görünüyordu. Bu iyiye işaret, diye düşündü Atsushi. Rakibinin endişesi sahte evrak çantası yüzünden olmuş olabilir. Muhtemelen başka birinin eline geçmeden onu güvenceye almak için acele ediyordu.
Önce rakibinin indiği zemini zihnine not eden Atsushi, asansörde onu takip etti.
Güvende olmak için, Atsushi gideceği yerin bir kat altında inmeye karar verdi, sonra tepeye çıkmak için merdivenleri kullandı.
Asansörden indi ve adımlarının sessiz olmasına özen göstererek yürümeye başladı. Kendini zemini kaplayan gri renkli sayaçlarla dolu boş bir radar işleme odasında buldu. Dazai'nin bu kuleye “gemi adasının köprüsü” dediğini hatırladı. Muhtemelen burada toplanan, adanın okyanusta bir gemi gibi ilerlemesi için gerekli olan gözlem ekipmanı ve radar sensörleriydi.
Atsushi sessizce makinelerin arasına girdi ve etrafta başka birinin olup olmadığına dikkat ederek merdivenleri çıktı.
Oradaydı, en üst katta.
Boynundan sarkan bir kamera. Takım elbise ve keçe şapka. Kaptanı öldürürken gösterdiği o mavi gözler bu açıdan görünmüyordu. Sanki bir şey arıyormuş gibi bir o yana bir bu yana bakarak hızla yürüyordu.
Bu, adanın her tarafına ve ötesindeki ufka bakan cam duvarlarla çevrili gözlem tesisiydi. Kuzeydeki sularda Yokohama'nın silüeti ufka yapışmışçasına görülebiliyordu.
Takım elbiseli adam sonunda bir bilirkişi masasının üstünde duran evrak çantasına döndü. Onu bulmuş gibiydi.
Atsushi merdiven boşluğunda kaldı, sadece durumun nasıl geliştiğini sessizce izlemek için nasıl dışarı çıkacağına baktı. Bu noktada devreye girmesine gerek yoktu. Çantaya dokunduğunda tuzak harekete geçecekti. İşte o zaman Atsushi onu kolayca yakalayabilecekti.
Ancak takım elbiseli adam ona yaklaşmak için hiçbir harekette bulunmadı.
Bunun yerine, kendisi ve çanta arasında biraz mesafe bırakarak ona bakıyordu.
Atsushi endişelenmeye başlamıştı. Ne oluyordu? Teröristin o çantayı bir an önce almak istemesi gerekirdi. Bir şeylerin ters gittiğinden şüphelenmiş olabilir miydi?
Eğer durum buysa— Atsushi hemen harekete geçmeliydi. Bacakları gergindi, her an saldırmaya hazırdı.
Takım elbiseli adam bir silah çıkardı.
Ardından evrak çantasına ateş etti.
Sanki iğrenç bir düşmanı vuruyormuş gibi, terörist kurşun üstüne kurşun sıktı. Bavul çarpmanın etkisiyle devrildi ve içeride sanki bir mekanizma kırılmış gibi donuk metalik bir ses çıkardı.
“Ne…….!?” Atsushi şaşkınlıktan kendini tutamamıştı.
“!! Kim var orada!?” diye bağırdı terörist, Atsushi'yi fark ederek.
Sesi hayal ettiğinden çok daha yüksekti, neredeyse bir çocuğun sesi gibiydi.
Atsushi atladı ama inişini kaçırdı ve yere yuvarlandı. Terörist hemen silahını ona doğrulttu ve namluyu doğrudan Atsushi'ye yöneltti.
Yolundan geri dönemezdi.
Bu ölümcül bir ihmaldi.
Ancak terörist ateş etmedi. Namluyu kaldırarak bağırdı: “Burada ne yapıyorsun!?”
“Kabuğu buraya bırakan sen miydin!?” terörist aniden Atsushi'ye sordu. “Bunun ne kadar tehlikeli olduğu hakkında bir fikrin va-”
Tam o sırada.
Bütün ada sallandı.
14. bölüm
Evrak çantası, içeri biraz ışık süzülen, loş bir odada duruyordu.
Çanta açıktı ve içindeki mekanizma ortaya çıkmıştı.
İçeriği sadece basit bir makine ve devreden oluşuyordu. Darbe emici reçine içine yerleştirilmiş eski tip bir kamera vardı. Kameradan, birçok eski karakter içeren bir parşömene yapıştırılmış birkaç devre izi çıktı.
Beyaz parmaklar evrak çantasına dokundu.
Kasanın dışını izlediler, yerlerinde olduklarından emin olmak için içerideki devre izlerine dokundular, sonra bazı kabloları yeniden düzenlediler. Sonunda, bir duraklamadan sonra kameranın deklanşörünü yavaşça ittiler.
Evrak çantası hafifçe titremeye başladı.
Etrafındaki havada kırmızı bir büyü çemberi oluştu.
Daha pek çoğu, üç boyutlu olarak, odadaki tek figürü vurgulayarak üzerine katmanlandı.
“………..”
Odadaki kişi bir şeyler mırıldandı.
Ancak sesleri farklı bir ses tarafından boğuldu—
Odanın içinden geçen çarpıntıların sarsıcı sesleri, adanın içinden geçen çarpıntılar.
Okyanus sarsıldı.
Sanki dehşet içinde titriyordu, bir şeyden korkmuş gibiydi.
15. bölüm
Gökyüzü kızıla boyanmıştı.
"Bu......!?"
Atsushi, pencerenin dışındaki sahneye şaşkınlık içinde bağırdı.
Koyu kızıl. Her yerdeydi. Deniz, ada ve hatta ufuktaki Yokohama.
Hemen anladı.
Gökyüzü. Gökyüzü gitmişti. Bir dakika öncesine kadar üzerlerinde gökyüzü olan her yer, şimdi tamamen parlak kırmızı yanan film benzeri bir zarla kaplanmıştı. Gökyüzü gizlenmişti— daha doğrusu, adanın merkezinde olan tüm alan, şimdi tamamen devasa, parlak kırmızı bir kabukla kaplanmıştı.
"Gerçekleşiyor......!" dedi terörist, sesinde saf bir ıstırap tonuyla. "Tabii ki buradaki sahte olmalı! O halde gerçek olanı....."
"Ne? Bu nedir.....!?" Atsushi hâlâ gördüklerine inanamıyordu.
"Bu Kabuk," terörist hızla Atsushi'ye doğru yürüdü. "Yok olmayla ilgili olan kıpkırmızı gökler.........Gidelim, evlat. Eğer ölmek istemiyorsan."
Terörist bileğini tuttu. Bunun üzerine, Atsushi sonunda kendine geldi.
"Sen... sen de kimsin..."
Terörist, tırnaklarını yüzünün derisine batırarak, "Bunun harekete geçmesini durdurmaya geldim," dedi.
Cildi tek parça halinde soyuldu.
"......!"
Yüzü özenle yapılmış bir kılıktı. Yanakları, burnu, kaşlarını kapatan şeyi… ve ardından şapkayı çıkardıktan sonra— sarışın bir bayan ortaya çıktı.
"Adım H.G. Wells. Bu felaketi durdurmaya geldim," dedi kadın uzun saçlarını sallayarak. "Evlat, gelecek için sorumluluk almaya hazır mısın?"
Tumblr media
16. bölüm
Gök kabuğu denizi kapladı.
Kabuğun yarıçapı otuz beş kilometreydi. Standart Ada'nın merkez noktası olmasıyla, Yokohama bölgesinin büyük bir bölümünü yuttu. Kızıl gök kabuğu, karaya inen küçük bir güneş gibi yanarak olağanüstü miktarda ısıyı içine hapsetti.
Aniden o gök kabuğu ısısı— patladı.
Bu ısı miktarı içe döndü ve içerideki her şeyi doldurdu.
Kızıl sıcağın dokunduğu binalar anında eridi. Yüksek binalar, yükseltilmiş otoyollar, hepsi tereyağı gibi eridi.
İlk beş saniyede beş yüz bin kişi küle döndü ve öldü. Dağ ormanları alevler içinde yükselmeye bile fırsat bulamamış, bir anda beyaz, kömürleşmiş kalıntılara dönüşmüştü. Zemin erime noktasına ulaştı ve çözüldü, kaynayan kırmızı çamur haline geldi. Çoktan ‘yanma’ olarak adlandırılabilecek her şeyin çok ötesine geçmişti. Ultra yüksek sıcaklık dalgası geçtikten sonra, plazma moleküllerinin dağılmasından sonra geriye kalan tek şey duman, beyaz ve ruhların kalıntılarını anımsatan şeylerdi.
Gökyüzü kabuğundan hiçbir şekilde ısı dökülmedi; hafif, ılık bir hava bile akmadı. Ancak şehrin içi, mitolojik boyutlarda bir cehenneme dönüşmüştü.
Liman Mafyası karargahının bulunduğu binanın en üst katında duran örgütün lideri Mori Ougai mırıldandı,
"........ her şey bitti..."
Pencerenin dışında görülebilen ateşli cehenneme bakarak acı bir şekilde gülümsedi, sonra anında küle döndü.
Silahlı Dedektiflik Ajansı'nın Başkan ofisinde, Başkan Fukuzawa Yukichi pencereden dışarıyı izliyordu.
"...... zamanında başaramadılar..."
Tamamen sakin, gözleri usulca kapandı, binanın eriyen çamuru tarafından yutulup gözden kayboldu.
Sayısız insan.
Sayısız hayat.
O duman perdesinin içinde yanmış, ardında tüm anıları, pişmanlıkları, bağlantıları, alışkanlıkları, vaatleri, kayıtları, dosyaları, özlemleri, bütünlükleri içinde sevgileri bırakarak, sanki tüm o hayatların hiçbiri başından beri dünyada var olmamış gibi— hepsi kayboldu, siyah-beyaz küle dönüştü.
Kunikida ve Dazai, arnavut kaldırımlı bir yolda koşarken tüm bunlara tanık oldular.
"Bu da ne böyle......!" Soruşturma odasından başarılı bir şekilde kaçan Kunikida'nın bileklerinde hala kelepçelerden belirgin izler görülüyordu.
"Bu özel yetenek silahı olmalı," diye yanıtladı Dazai tuhaf, sakin bir sesle. "Görünüşe göre çok geç kaldık."
"Bu...... bir yetenek mi? Bu kadar acımasız bir şey... özel bir yetenek olmanın çok ötesine geçiyor!"
Daralan gök kabuğu ısısı ikisine de ulaştı.
Adayı kenarlarından içeriye doğru kavuran ısı kabuğu, yoluna çıkan her şeyi eritti. Deniz suyu kaynadı, buharlaştı ve bu yetmezmiş gibi plazmaya dönüştü. İkisi, hem plazma hem de birkaç bin dereceye kadar ısıtılan su buharı tarafından havaya uçuruldu ve kemiklerine kadar kömürleşmiş kalıntılara dönüştü. Dazai'nin etkisizleştirme yeteneği bile, özel bir yeteneğin ikincil etkisi olarak oluşan su buharını etkisiz hale getiremezdi. İkisi parke taşlarının üzerinde kavrulmuş gölgelerden başka bir şey olmadı ve kısa süre sonra o parke taşları da onları takip etti.
Dazai ortadan kaybolduğu anda bir şeyler mırıldandı ama bu sesi taşıması gereken hava bile plazmaya dönüşmüştü ve hiçbir şeye ulaşmadan yok oldu.
Önceki Sonraki
Not: Sadece çeviri bana aittir!!!
7 notes · View notes
kalbimdekikocadeniz · 4 years
Text
Varoluşum yokuşu
Bir daha asla bu bloga yazı yazmayacağım demiştim kendime. Kendime verdiğim sözleri tutmakta ne kadar beceriksiz olduğumu bilirsin, tutamadım yine. Şu an hayatımda hiç hissetmediğim kadar güçsüz hissediyorum. Neyse alışıksın zaten bu halime. Bugün bir şey fark ettim. Bu şey için sana mı kızmalıyım kendime mi bilmiyorum. Büyük ihtimalle kendime kızmalıyım ama. Dışarıya çizdiğim korkusuz, cesaretli, duygusuz, mutlu imajının tam aksiyim. Hatta hayatımda tanıdığım en korkak insan ben olabilirim. Neden bunları düşünüyorsun diye sorduğunu farz ediyorum. İnsanlardan korkuyorum. Ben bu hayatta bir tek senin neyi neden yaptığını bildim, bir tek senin bir sonraki yapacağın şeyi tahmin edebildim, bir tek senin neye nasıl tepki vereceğini bildim, bir tek senin bir insanı nasıl sevdiğini bildim, bir tek seni sevmeyi bildim, bir tek seni tanımayı bildim, bir tek seni tanıdım. Şimdi "bir gecede cahil kaldık" diyen insanlar gibiyim. Şimdi kimsesiz bi şekilde, dil bilmeden yurt dışına kaçırılmış 4 yaşında bir çocuk gibiyim. Nerdeyim, insanlar ne konuşuyor, ben onlarla nasıl konuşurum, insanlar bana zarar verir mi, kendi kendime nasıl yaşarım, hiçbir şey bilmiyorum. Benim ülkem senmişsin, benim konuştuğum dil senceymiş. Bildiğim tek yol senmişsin şimdi yolsuz kalmışım. Hani yol yapmışlardı nolmuş onlara? Hepsini tek tek yıkmışım. Kendime giden yolu bile yıkmışım. Şimdi bana neden bunları anlatıyorsun diye soracak olursan beni bi tek sen anlarsın çünkü. Sen de geçtin bu yollardan biliyorum, yolun sonunda ben bekliyordum seni ama o yolu nasıl bitirebildiğini hiç bilmedim. O yoldaki zorlukları nasıl aştın hiç sormadım. Karşına çıkan bölüm sonu canavarlarını nasıl parçaladın mesela. Bilmediğim bi yolda yürürken karşıma "korku" adında bi bölüm sonu canavarı çıktı o yüzden soruyorum. Sen de hayatının bi dönemini sadece bir kişiyi senelerce severek ve sadece onu tanımaya çalışarak geçirdin. Onu hayatından çıkardıktan sonra o yolda nasıl yürüdün nasıl savaştın da bana ulaştın? Ben çok yoruldum bu korkuyla yaşamaktan. Ne kadar yorulduğumu ve ne kadar güçsüz olduğumu bunları sana yazmamdan bile anlayabilirsin. Beni yanlış anlama, yukarda yazdıklarım aşk acısı değil, varoluş sancısı. Kendimi bildim bileli seninle var olduğum için, sen yokken yani yalnızken ya da başka biriyle nasıl varolacağımı bilmediğim için ve varolmaktan korktuğum için. Nazım'ın da dediği gibi yeryüzünde hiçbir insan, hiçbir insana benim sana yaptığım kötülüğü yapmamıştır. Bütün bunlara rağmen bana yardım et diyecek kadar yüzsüz ve alçaksam ne halt edeyim, öyleyim işte.
4 notes · View notes
Hava aydınlandı,saat 5.43,bunu neden yazıyorum bilmiyorum hangi kafayla yazıyorum bilmiyorum,bazen duvarlar üstüme geliyor gibi hissediyorum bazen de bir kuş kadar özgür.Bazen dünyanın en mutlu insanı bazen en küstah bazen de en depresif insanı oluyorum.Asla olmak istediğim kişi olamayacağım canımı yakıyor,bunu denedikçe daha fazla düşüyorum ve eminim ki arkadaşlarım beni kaldırmaktan bıkmıştır ama ben düşmekten bıkmıyorum.O kişi için çok çabalıyorum ama olmuyor,olan benliğimi de kaybediyorum.Şu an hayatımda çok fazla sahte insan var,hepsinin ne halt ettiğini biliyorum,bir gün hepsinin hatasını yüzlerine vuracağım ama doğru zamanı bekliyorum.Ben daha kendimi sevmezken beni seven insanlar;onlar ayrı,onları kendimden çok seviyorum çünkü "dünyanın en çirkin yaratığı"nı seviyorlar ve umursuyorlar.Hayat bazen zor bazen basit.Ne yapacağımı şaştım,bazen ölmek istiyorum bazen de dünyada en son ölecek insan olmak.Hava aydınlanıyor kötü ruhlar gidiyor,ben ise uyanığım,içimdeki düşünceler kafamı tırmalıyor ve uyuyamıyorum.Aile baskısı toplum görüşü her şey yoruyor.Eskiden "ailem" olarak gördüğüm arkadaşlarımla şimdi ayda bir selamlaşıyoruz bazıları cevap bile vermiyor mesajıma,o kadar acıtıyor ki.Güzel ve yakışıklı insanlardan korkuyorum ve nefret ediyorum çünkü insanlar dış görünüşü umursuyor ilk olarak,iç görünüşü değil.Bu görüşten bıktım usandım.İnsanların bende yaptığı baskı o kadar çok arttı ki eskiden denediğim gibi tekrar kendimi öldürmeyi istedim ve denememe ramak kalmıştı,sizi düşündüm,söz verdiklerim,kendimden çok sevdiğim kişileri üzemezdim.Haksızlık olurdu bu.Şafaktayız,neden bunu yazıyorum bilmiyorum.Sanırım belki de bir intihar mektubu belki de bir teşekkür mektubu olabilirdi bu.Belki de öyledir,belki de bunu birkaç gün sonra okursunuz.Günlerden cumartesi,eğer cumartesi günü okumuyorsanız üzgünüm,işim bitmiştir.
4 notes · View notes